Tarihte devlet aklı, hükümdarların bile feda edilebildiği bir süreklilik fikriydi. Bugün Türkiye’de ise kurumlar feda ediliyor, çünkü korunmaya çalışılan şey devlet değil, liderin kendisi…
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Gazeteci Cansu Çamlıbel, bence 2026’nın en önemli röportajlarından birine imza atmış. T24 sitesinde, Kılıçdaroğlu’nun birinci adamı Bülent Kuşoğlu ile yaptığı mülakat, Kuşoğlu’nun kıvranarak tam olarak ifade edemediği, ağzından kaçırdıkları ve niyetinin ortaya saçılmasıyla, son dönemde Türkiye’de yaşananları anlamamıza muazzam fayda sağlayacak bir söyleşi çıkarmış. Röportaj şurada.
Nicedir kafa yorduğum bir konu hakkında adeta hazine bulmuş gibi sevindim dersem yalan olmaz. Sağ olsun Kuşoğlu belki o amaçla söylememiş, belki daha muğlaklaştırmak, gizem katıp arkasına saklanarak utancı gizlemek istemiş ama gören için hayli zengin malzeme vermiş.
Seriye başlamadan önce, epey zaman evvel hazırlamış olduğum “Devlet Aklı” ile ilgili bir arka plan vermek isterim.
“Devlet aklı” denilen şey, Batı siyaset teorisinde raison d’Etat, ragion di Stato, reason of state olarak bilinir ve modern siyasetin en eski bahane ya da silahlarındandır.
Ne ki bu cümlenin tam anlamı, ancak kavramın tarihsel yolculuğu takip edilerek anlaşılabilir. Çünkü Türkiye’de bugün kullanılan “devlet aklı” söylemi, klasik anlamının çarpık bir yansıması. Ve bu çarpıklığı anlamak için, orijinal şeklin nerede başladığını bilmek gerekiyor.
Kavramı deştiğimizde karşımıza oldukça aşina olduğumuz bir isim çıkıyor, Makyavelli. Ya da orijinal yazımıyla Niccolò Machiavelli. Bu insanlığın baş belası herif siyasal düşüncede “devlet aklı”nın ilk tohumlarını Prens (1513) adlı kitabında atıyor. Bu köşenin müdavimleri, Makyevelli’nin Prens ya da Hükümdar isimli kitabının serencamını yazdığımızı hatırlayacaklardır. Şüphesiz Machiavelli, doğrudan “devlet aklı” kavramını sistemleştirmez belki ama muazzam bir ilham kaynağı olur.
Çünkü Machiavelli’nin radikal hareketi şudur: Siyaseti ahlaktan özerkleştirmek.
Bilinler bilir Ortaçağ siyasal teorisinde, yönetim ahlaki bir aktivitedir. Hükümdar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi gibi düşünülür. Yönetmek, aynı zamanda ahlaksallaştırmak demektir.
Aristotales, eserlerinde erdem kavramı yerine ilginç bir kelime kullanır: Virtüler ahlak! Virtüler ahlak, cesaret, hikmet, direnç, sabır gibi temel ardamların bütünün içerir ve bu hasletler kural olarak değil, özümsenmiş olmak zorundadır.
Siyasal teoride ise Virtüler ahlak ile başarılı yönetim, aynı şeydir. Hatta virtüler ahlakı olmayan bir yönetim, başarılı olamayacağı inancı vardır.
Machiavelli alçağı önce bunu kırıyor ve diyor ki: Eğer hükümdar başarılı olmak istiyorsa, bazen ahlaken davranması gerekse bile, davranmazsa başarılı olabilir.
Hatta diğer edisyonlarda bulamayabilirsiniz ama Cambridge’in Botero baskısında, bu gerilim çok açık şekilde ortaya koyar: “Ahlaken yönetmek ile başarılı yönetmek arasında bir gerilim vardır. İkisini birden gerçekleştirmek, çoğu zaman imkânsızdır.”
İşte bu gerilim, modern siyasetin doğum anıdır.
Çünkü bu andan itibaren, yönetim pratiği, ahlaki değerlendirmenin dışına çıkabiliyor. İktidarın korunması, düzenin sürekliliği, gerektiğinde ahlaki normların askıya alınması vesaire artık “başarılı bir iktidar”ın parçası haline gelmiştir!
Şüphesiz korkunç derecede tehlikeli bir haslet bu. Çoğu entelektüel lanetliyor bu yaklaşımı ama bu şeytani bakışın çırakları da çıkıyor elbette. Misal bir Cizvit keşişi olan İtalyan Giovanni Botero.. 1589 senesinde kaleme aldığı Della Ragion di Stato-Devlet Aklı adlı eserinde, Machiavelli’nin açık söylediğini, entelektüel bir formüle dönüştürmüş. Tabii büsbütün katılarak değil, eleştirisi de var ustasına. Batero diyor ki, “Devletin korunması, istikrarı ve devamlılığı yöneticinin temel görevidir.”
Botero, Makyavelli’nin siyaset anlayışını fazla sert ve ahlaktan kopuk buluyordu. Zira Makyavelli’nin temel sorusu şuydu: “İktidar nasıl ele geçirilir ve nasıl korunur?”
Botero ise şu soruyu sordu: “İktidar korunurken toplumun rızası ve ahlaki meşruiyet nasıl sağlanır?”
Makyavelli’nin tavsiyeleri açıktır: Gerekirse aldat, gerekirse acımasız ol, icap ederse ahlaki kuralları çiğne, zira devletin bekası her şeyden önce gelir.
Batero içinse devletin bekası önemlidir ama halkın desteği olmadan devlet yaşayamaz ve korku tek başına yeterli değildir, çünkü din, ahlak ve meşruiyet devlet için stratejik öneme sahiptir.
Bu nedenle Botero bir bakıma Machiavelli’nin öğrencisi değil düzelticisi sayılır, diyebiliriz.
Ancak yine de Devlet Aklı’nı ahlakın ve etik değerlerin geri plana itilebileceği bir üst kavram olarak tanımlanıyor. Bence bu da ayrı bir iki yüzlülük, tıpkı şu anda Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının düştüğü durum gibi.
Devam edelim…
Botero’nun pragmatizmi gizlice yücelten bu eseri, batı Avrupa’da hızla yayılıyor. Latince, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca versiyonları çıkıyor, zira her devlet, “devlet aklı”nı öğrenmek istiyor. Sadece Fransa değil, tüm monarşiler, bu tekniği uygulamaya başlıyor.
Batero’nun kitabının yayınlanmasından yüz yıl sonra, 13. Louis döneminin en güçlü devlet adamı, (Aslında bir din adamı ve kardinal Richelieu olarak bilinir) Armand Jean du Plessis, bu kavramı daha berraklaştırıyor. Ölümünden sonra yayınlanan Political Testament (Siyasi Vasiyetname)’sinde şunu açıkça söylüyor: “Devletin çıkarı, hükümdarın kişisel tercihinden ve sıradan ahlaki kaygılardan daha üstündür.”
Görüyorsunuz di mi, ülkemizdeki devlet akılcılarının zihinsel dip koçanlarını!
Plesis burada dursa iyi, bayrağı epey zirvelere dikiyor: “Devlet çıkarı,” hanedan çıkarından, kişi çıkarından, hatta dinin çıkarından bağımsız bir şey haline gelir.”
Bu da Tayyip Erdoğan ekibinin ruh haritası değil mi?
Yalnız şöyle bir gerçeği hatırlatayım. Ortaçağ’da, devlet = kral = hanedandır. Bunlar ayrı şey değildir. Kral, devletin kendisidir. “L’Etat c’est moi” (Devlet benim) söylemi, tam da bu bütünlüğü ifade ediyor.
Ne ki Richelieu’nün düşüncesinde, minik bir detay var, diyor ki, “Devletin çıkarı, hanedanın çıkarından farklı olabilir. Ve bu durumda, devlet çıkarı tercih edilmelidir.”
Aslında o dönem için bu çok radikal bir fikir. Çünkü bu, kralın dahi “devlet aklı” adına feda edilebileceği anlamına geliyor. Ve hatta Richelieu, bunu pratikte gösteriyor. Fransa’da, bir beylik güçlendiği an, el konuluyor, kayyum atanıyor. Sebebi sorulduğunda ise cevap belli: “Devlet aklı” bunu gerektiriyor.
- yüzyıla geldiğimizde kavram güncelleniyor.
Bu kez adamımız bir Alman tarihçi; Friedrich Meinecke. Önemli biri çcünkü Meinecke, birinci Dünya savaşını görmüş biri. Weimar Cumhuriyeti’ni deneyimlemiş, Nazı Almayasında yaşamış ve hatta 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşamaya devam etmiş bir canlı tarih aslında.
Doğrudan Devlet Aklı ile ilgili yazmıyor, daha kökünden kavrıyor meseleyi, Makyavelizm ile ilgili kafa yoruyor ve muhteşem bir eser yazıyor: “Machiavellism: The Doctrine of Raison d’État and Its Place in Modern History-Makyavelizm: Devlet Aklı Doktrini ve Modern Tarihteki Yeri”
Ve bu kitapta kavramın tarihsel seyrini takip ettikten sonra diyor ki, devlet aklı söylemi modern siyasetin en büyük paradoksudur!
Argümanı ise çok keskin: “Devlet aklı söylemi, kişinin gizlenmesi için mükemmel bir vasıta haline gelmiştir. Çünkü bu söylemde, failin görünmezleştirilmesi, devlet çıkarı adına meşrulaştırılır.”
Yani şu oluyor: Bir yönetici, bir karar verir. Bu karar, belki kişisel çıkarına hizmet ediyor. Belki kin, intikam, güç hırsı taşıyor. Ama bu karar, “devlet aklı” etiketine bürünürse, fail ortadan kaybolur.
Karar artık, yöneticinin kararı değildir. “Devletin çıkarı” olan bir karar olur. Sorumlu artık kişi değildir. “Tarihsel zorunluluk” sorumlu olur.
Meinecke, bunu iktidar ahlakının temel trajedisi olarak görüyor zira modern devlet, kendisini “en yüksek etik varlık” gibi sunuyor. Yani, devlet, her şeyden üstün. Doğal olarak devletin çıkarı da öyledir! Buyrun size yepyeni bir sakrallaştırma. Bu kavramı da yeni öğrendim kullanmasam olmazdı. Sakrallaştırma; normalde dünyevi, siyasi veya sıradan olan bir şeyin kutsal hale getirilmesi, eleştirilemez ve dokunulamaz bir konuma yükseltilmesi anlamına geliyor.
Tayyip Erdoğan ve hempalarının yaptığı gibi!
Ne ki bu sakrallaştırma, aynı zamanda, en büyük ahlaki riski taşıyor. Çünkü devleti kutsal hale getirdikten sonra, devlet adına yapılan her şey, kutsal hale geliyor.
Ve Meinecke son derece açık ve korkutucu bir ikazda bulunuyor: “Devlet aklı söylemi, iktidar sahibinin en tehlikeli düşmanı değildir. Aksine, en sadık dostudur. Çünkü bu söylem, iktidar sahibini, tarihsel zorunluluğun dışına koyarak, hesap sorulmazlık alanına taşır.”
Peki kavramın tarihsel kökenini öğrendik. Bu kavramın (Devlet Aklı) düzenli unsurları var mıdır?
Varmış, ben de birkaç ay önce öğrendim. Şöyle ki:
Hukuk Dışılığı: Devlet aklı, hukuki kuralların askıya alınmasını meşrulaştırır. Ama bunu “gerektiğinde” ve “geçici olarak” yapıyor gibi gösterir.
Fail Görünmezliği: Kararı veren kişi, gözden kayboluyor. Yerine “devletin ihtiyacı” gelir.
Tarihselleştirilmiş Gereklilik: Karar, “şimdiki koşullarda zarurî” gibi sunulur. Böylece, alternatif yollar, gerçek seçenekler gözden kaçırılır.
Devlet Çıkarının Kutsallaştırılması: Devlet çıkarı, her şeyden yüksek görülür. Bu, aslında, belirli kişilerin çıkarıyla devlet çıkarını birbirine geçirerek yapılır.
Süreklilik Fikri: Klasik devlet aklısında, temel düşünce “devletin sürekliliği”dir. Yani, hangi hükümdar ölse de devlet kalacak. Karar, bu sürekliliği korumak için yapılıyor gibi sunulur.
Bu yazı serisinde sıklıkla kullancağımz Devlet Aklı kavramının bu anlamlara geldiğini bilmeliyiz.
Ha pordon. Türkiye için özel bir durum var. Bir tür tersyüz edilme durumu.
Yani devletin birey ile yer değiştirmesi neticesinde, devlet aklının aslında hükümdar aklı olarak kabul edilmesi.
Müşahhaslaştıracak olursak, Erdoğan devletleşmemiş, devlet Erdoğan’laşmış durumda!
Klasik devlet aklında şu mantık var: “Devlet, hükümdardan büyüktür. Devlet çıkarı, hükümdarın çıkarından büyüktür. Bu yüzden, bazen hükümdar dahi feda edilir. Çünkü asıl değer, devletin sürekliliğidir.”
Türkiye’de, Erdoğan döneminde ve sonrasında, bu mantık ters çevrilmiş durumda: “Lider, devletten büyüktür. Liderin sürekliliği, devlet kurumlarından büyüktür. Bu yüzden, kurumlar feda edilir. Çünkü asıl değer, liderin sürekliliğidir.”
Ve bugünün son cümlesi olarak şunu söylemeliyim: İşte tam da bu raison d’Etat’ün korunması değil, aksine Devlet Aklı’nın yağmalanmasından başka bir şey değil…
Esas acı verici ama eğlenceli olan kısım daha başlamadı, devam edeceğiz…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

