Site icon Serbest Görüş

ANALİZ | Rejimin yeni ‘Anayasa’ hesabı: Sandık var, değişim yok!

TR724 HABER


Yeni Anayasa arayışı, 50+1 tartışması, “Terörsüz Türkiye” süreci, DEM’le yeniden kurulan temas ve CHP’deki mutlak butlan süreci birbirinden bağımsız başlıklar gibi görünüyor. Oysa bu başlıkların tamamı aynı siyasi hedefte birleşiyor: Erdoğan’ın yeniden adaylığını ve iktidarın devamını güvence altına alacak siyasal zemini kurmak. Daha açık yazalım; Türkiye’de siyasal sistem artık iktidar değişimini mümkün kılan kurallar bütünü olmaktan çok, Erdoğan’ın iktidarda kalma ihtiyacına göre yeniden düzenlenen bir mekanizmaya dönüşüyor.

AKP’den önce de ülkede seçim olurdu, iktidarlar değişirdi, hükümetler yeniden kurulurdu. “Ben gidersem Türkiye Cumhuriyeti çöker!” diyen olmazdı. Hiç kimsenin aklına ülkenin kaderini, kendi siyasi kaderine endekslemek gelmezdi… Kaybeden ceketini alır giderdi. Siyasi rekabetin temel kuralı buydu.

O günler artık geride kaldı! Bugün sistem, iktidarın değişmesini mümkün kılan bir zemin olmaktan çıkarılıp her kritik eşikte Erdoğan’ı iktidarda tutacak şekilde yeniden revize edilen bir yapıya dönüştürülüyor.

AKP’de yeni Anayasa için kurulan komisyonun çalışmalarını tamamladığı belirtiliyor. Kulis bilgilerine göre paketin merkezinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin revizyonu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden adaylığına ilişkin süreler ve 50+1 kuralının değiştirilmesi yer alıyor.

Erdoğan açısından 50+1 artık riskli bir eşik. Kaybetmeye de tahammülü yok. Bu nedenle yeni formül olarak 40+1 tartışılıyor. Aslında iktidar açısından en kullanışlı model, “en çok oyu alan adayın” seçilmesi olurdu. Erdoğan’ın da bunu istediği kulislerde dillendiriliyor. Ancak mevcut siyasi dengelerde bunun kabul ettirilmesi kolay görünmüyor.

Kulislerde 50+1 yerine 40+1 formülünün konuşulması, iktidarın seçim kazanma eşiğini yeniden düzenlemeye hazırlandığı yorumlarını beraberinde getirdi. Bu da zaten büyük bir sır değil. Eğer mümkün olsa çok daha düşük eşiklerin tartışmaya açılmak isteneceğini öngörmek zor değil. Çünkü anketler, iktidar ve ortağı açısından artık eskisi kadar rahat bir tabloya işaret etmiyor.

50+1 kuralına dönük eleştiriler yeni değil. Bu sistemin ittifakları zorunlu hale getirdiği, MHP gibi küçük ortakların pazarlık gücünü artırdığı ve siyaseti bloklara sıkıştırdığı uzun süredir tartışılıyor. Bu nedenle 50+1’in revizyonunun gündeme gelmesi kimse için sürpriz değil.

İktidara ne lazım?

Ancak burada temel soru şu: Seçim sistemi kalıcı ve öngörülebilir demokratik ilkelere göre mi düzenlenecek, yoksa iktidarın o anki siyasal ihtiyacına göre mi revize edilecek?

Görünen o ki Türkiye’de artık seçim sistemi, iktidarın dönemsel ihtiyacına göre şekillendirilmek isteniyor. Yani iktidar, azalan toplumsal desteğine göre kazanma eşiğini aşağı çekmenin yollarını arıyor. Bugün yüzde 40+1 konuşuluyor; belki bir daha ki seçim için yüzde 30+1 gündeme gelecek… Sonu yok! 

Peki sistem, iktidarın seçim hesabına göre her dönem revize edilirse ne olur?

O zaman sistem, kuralları önceden belli bir yarış olmaktan çıkar. Siyasal düzenin temel işlevi, normal şartlarda yalnızca iktidarın devamını değil, iktidarın nasıl değişebileceğini de güvence altına almak olmalıdır. Seçim kuralları, adaylık şartları, Meclis aritmetiği, yargı denetimi ve parti rekabeti; sandık yoluyla iktidarın el değiştirme ihtimalini korumalıdır.

Ancak Türkiye’de siyasal sistem giderek bu işlevinden uzaklaşıyor. Seçim eşiğinden adaylık şartlarına, muhalefetin kurumsal yapısından Meclis aritmetiğine kadar pek çok başlık, Erdoğan’ın iktidarda kalma ihtiyacına göre yeniden düzenlenen bir mekanizmanın parçası haline geliyor.

İş öyle bir noktaya geldi ki rejim, ana muhalefet partisinin kurultayını yargı kararıyla “yok hükmünde” sayıyor ve partinin liderlik düzenini değiştiriyor. Dolayısıyla 50+1 kuralının 40+1’e çekilmesinin tartışılması yalnızca teknik bir seçim sistemi değişikliği değil; iktidarın azalan toplumsal desteğine göre kazanma koşullarını yeniden tarif etme arayışı olarak okunuyor.

Sandık var mı; var!

Bu gidişatın nihai riski, seçimlerin bir gecede tamamen ortadan kaldırılması değil! Daha tehlikeli olan, seçimlerin kağıt üzerinde varlığını koruyup iktidarı değiştirme işlevini kaybetmesidir. Çünkü ‘diktatörlük’ her zaman seçimlerin kaldırılmasıyla ya da sabahtan akşama gelmez.

Bazen ‘meşruiyet’ için seçimler korunur, sandık kurulur, partiler yarışır, kampanyalar yapılır. Ama muhalefetin adayları yargı yoluyla tasfiye ediliyor, ana muhalefetin iç düzeni mahkeme kararlarıyla belirleniyor, seçim eşiği iktidarın ihtiyacına göre değiştiriliyor, medya ve yargı iktidar lehine çalışıyorsa artık seçimlerin varlığı tek başına demokratik rekabet anlamına gelmez.

Türkiye açısından asıl kritik tehlike de burada. Risk, sandığın tamamen ortadan kalkmasından çok, sandığın iktidarı değiştirme kapasitesinin sistematik biçimde boşaltılmasıdır. Sandık anlamsız hale getirildiğinde seçim yapılmaya devam eder; ancak seçim, iktidarın değiştiği bir mekanizma olmaktan çıkıp mevcut iktidarın sürekliliğini onaylayan bir araca dönüşür.

Otoriter rejimlerde süreç çoğu zaman böyle işler. Seçimler demokratik rekabetin aracı olmaktan çıkar, iktidarın devamını meşrulaştıran bir törene dönüşür. Türkiye’de bugün yaşanan tablo da seçimli otoriterlikten açık otoriterliğe uzanan hattın en kritik eşiklerinden birini oluşturuyor.

Sandık var mı? Var.

Seçim yapılıyor mu? Yapılıyor. Peki bugün Türkiye’de seçimlerin adil ve şeffaf yapıldığını kim iddia edebilir?

Son olarak, eşit olmayan şartlarda yapılan seçimlerin iktidarı değiştirme ihtimali var mı? İşte asıl tartışma burada başlıyor.

Mevcut gidişatın en ağır sonucu, seçimlerin tamamen kaldırılması değilse bile, seçimlerin iktidarı değiştirme işlevini kaybettiği kalıcı bir otoriter düzenin yerleşmesi olur.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version