NECİP F. BAHADIR | YORUM
‘Mutlak butlan’ kararıyla yeniden CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı hiçbir önyargım yok. Varlığına karşı değilim. Yaptıklarını, söylediklerini kritiğe tabi tutarım.
Sol siyasete uzak bir mahallede yaşadım. Fakat ne o mahallenin, ne de o sokağın ‘fanatik militanı’ oldum. Tarafsız, renksiz biri de değilim. Rüzgara göre yön değiştirmem. Kıblem seyyar falan değil. İstikamet sahibiyim. Sadece inanç anlamında değil, siyasi açıdan da böyle… Demokrasi, adalet ve ahlak yanlısıyım. Benim için önemli olan kişiler değil ‘değerler’.
Bu satırları yazarken birden dertleşme isteği doğdu. Şu an okumakta olduğunuz dörtyüzüncü yazı. Rakamla söyleyecek olursam 400… Haftada en az 3, bazen 4-5 yazı…
Ağırlıklı olarak gündemi, siyaseti yorumlamaya çalıştım. Siyaset yazmak zordur, çünkü herkesin siyasi bir duruşu var. Yazarından da o durduğu yerin doğru ve haklı olduğunu söylemesini ve kendisini tasdik etmesini ister. Doğal bu. Doğru bildiğimi, doğru gördüğümü yazmaya yansıtmaya çalıştım. Yılların tecrübesi işimi kolaylaştırırken, tortusu zorluklar çıkardı.
Bir kahin ve sihirbaz değilim. Siyasi havaya bakarak, günün ahvalini okuyarak çıkarımlar yapmaya çalışırım. Bulutlar görüyorsam ‘yağmur geliyor’ diye yazarım. Her bulut da yağmur getirmez. Geldiği gibi gider. Şimşek ve gök gürültüsü bile insanı boşluğu düşürebilir.
Hele Ankara siyaseti… Yağmurlu havada insanı susuz bırakır! Günlük güneşlik hava bir anda yağmura dönüşüverir. Kar yağdığı bile olur. Bu durumda kendisini bir hava durumu sunucusu gibi konumlandıran yazarınız ne yapsın?
Rahmetli Turgut Özal’ın sözüydü galiba… “İstanbul Bizans’tır… Ankara Kahpe Bizans…”
Siyaset İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Bizans’ın Saray entrikalarıyla birlikte. Entrika için illa da ‘saray’ olması gerekmiyor. Hoş Ankara bir asır sonra bir Saray’a da sahip oldu!
Bu toplumu da anlamak zor. Dünya demokrasi yolunda ilerlerken Türk toplumu ‘sultan ve saray rejimine’ geçit ve onay verdi. Arkasında da durdu. Demokrasinin nimetlerini tatmış bir ahalinin bu tavrını izah edebilmek kolay mı?
Erdoğan yalan söyledi. Doğru… Yola çıkarken, “Brüksel’e doğru gideceğim!” dedi. Yönünü Avrupa’ya, batıya döndü. İçinden çıktığı milli görüş çizgisine isyan etti. Kendi tabiriyle ‘gömleği çıkardı’.
AKP’nin tabanı her şeyi kabulleniyor!
Ne giydiği anlaşılamadı. “Papaz elbisesi bile giyerim!” demişliği de var geçmişte. Çok geçmeden yolculuğun Batı’ya değil doğuya, Brüksel’e değil Kabil’e olduğu ortaya çıkıverdi. Gözü olan herkes gördü bunu. O kitlesi buna rağmen kabullendi. ‘Hikmet-i hükümet’ dedi. İşi kutsallara bağladı.
AKP ve Erdoğan tükenmiş bir siyasetin ‘umudu’ olarak ortaya çıktı. Başarısı kendinden değil saha ve zeminin elverişli olmasındandı. Tohum toprağı düştüğünde su ve güneş hazırdı. Çimlenip yeşermesi için ekstra çabaya gereksinim yoktu.
Siyasetin, toplumun ve ülkenin umuduydu. 28 Şubat ve müdahaleler herkesi fena halde örselemişti. Mevcut yapı ‘çözüm üretmekte’ acizdi. Bu tablo dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in hasta ve yaşlı görüntüsüyle ete kemiğe büründü. Yeni ve alternatif arayışı vardı.
Bir ülkenin umudu olmak iyidir de hakkını verebilirsen… Siyasette ve hayatta nice o güven ve umut bağlanan dağlara karlar yağmıştır. Özellikle Türk siyaseti hayal kırıklıklarının tarihidir. Seçmenden oyu alan iktidar sözleri, vaatleri unutur, bildiğini okur.
Bunun bir de atasözü var; “Taç giyen baş akıllanır…”
İktidar sahiplerine bir mazeret… Erdoğan da kaç kez, “Devlet yönetiyoruz biz…” dedi. O umut birden değil yavaş yavaş söndü. Ve AKP ve Erdoğan ülkenin felaketi haline geliverdi.
Ben parti ve liderleri yorumlarken ülkenin yararı ve toplumun menfaatini gözetirim. İstikamet ve kader boyutunu da ihmal etmem elbet. Parti ve liderleri kutsamam; ki bu kutsamanın altında da siyasi menfaatler yattığına çok kere tanık oldum.
“Falan partiye oy vermek farz, diğerlerine günahtır!” diyen adamlar gördüm. Ve günün sonunda listede adını göremeyince, ‘siyasetin ve oy vermenin küfür olduğunu’ söylediklerini de duydu kulaklarım. “Ben oyumu felakete veriyorum Şeyda!” şiirini de çok sevmiştim. Şairin kulakları çınlasın.
Erdem Bayazıt’ın şiirlerini okurlar, kendi sesinden kasedini dinlerlerdi. “Müslüman yürekler bilirim daha / Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet / Eller bilirim haşin hoyrat mert / Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır / Her kırışığı sorulacak bir hesabı / Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır” mısralarını dinlerden kendinden geçerlerdi. Ben en çok “Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı / Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın…” dizelerini sevmiştim.
Doğru yerde durmak!
Hey gidi günler… 1987 seçimleriydi. Erdem Bayazıt, Turgut Özal’ın ANAP’ından milletvekili oluverdi. O islamcı ergenlerin mahallesinde nasıl bir travmaydı yaşanan…
“Tuz gölüne düşen tuz olurdu!” Erdem Bayazıt gibi inanç sahibi bir ismin ANAP’ta ne işi vardı? Kitapları yakıldı, kasetleri kırıldı. Şiirleri hafızalardan kazındı. Yıllar sonra kendisine anlatmıştım. Şaşırmıştı. Ev ahalisi çok renkliydi. Eşini kaybetmiş, yeni bir evlilik yapmıştı. Bir CHP’li milletvekilinin kızıyla ikinci baharını yasıyordu. “Ben hala ANAP’lıyım, eşim RP’li, akrabalarım CHP’li…” demişti.
Yazıya ‘bir siyasetçinin hazin sonu’ başlığı atmıştım. Kılıçdaroğlu’nu anlatacaktım. Dertleşmek ağır bastı. Yazı başka yere kaydı. Tuhaf bir metin ortaya çıktı. Zihni bir hazırlığım yoktu. 400. yazı da bu olsun… Bilesiniz ki yazarınız ‘demokrasi, adalet ve ahlak’ bakış açısıyla gündemi ve siyaseti yorumlamaktadır. Parti ve liderleri kritiğe tabi tuttuğu terazi ve kavramlar bunlardır. Erdoğan ve AKP’ye itiraz ve eleştirilerinin de temelinde yatan da budur.
Yeni arayışlara dönük yazılarına da bu gözlen bakınız. Kendisini kader ve tarihin doğru tarafında konumlandırmaya gayret göstermektedir. 400 yazısını okuduğunuz yazarınız çağımızın tufanında Nuh’un Gemisi’nde bulunduğuna inanmaktadır.
“Her çağda inananlar için bir Nuh’un Gemisi vardır.”
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

