Site icon Serbest Görüş

Zeynep Oral yazdı : Diktatörlerin ortak dili: Maval



“Bana maval okuma” deriz karşımızdaki aklımızla alay ettikçe, yalan söyledikçe, iftira attıkça, yalanlarla iftiralarla bizi oyalamaya kalktıkça, karşımıza geçip bize “masal” okudukça…

Nereden çıktı şu “maval” sözcüğü şimdi demeyin. Fesatlık etmeyin. Çok sevdiğim olağanüstü bir yazarın Peter Weiss’ın yazdığı ve yine çok sevdiğim, olağanüstü bir dil cambazı, sevgili şair dostum Can Yücel’in, içine bal, şeker, şurup ve de zehre bulanmış ironi katıp Türkçe yeniden söylediği oyundan söz ediyorum: “Saloz’un Mavalı” oyunundan.

Hâlâ görmeyen varsa ne yapıp edin, gidip görün! Görmeden neler kaçırdığınızı bilemeyeceksiniz. Önce oyuna ilişkin birkaç sözcük.

OLAY PORTEKİZ’DE GEÇİYOR 

Heyecanlanmayın, Türkiye değil, Portekiz söz konusu. Salazar rejiminin iktidarı dönemi üzerinden baskı, şiddet, sömürüyü anlatıyor. Dile kolay Saloz, yani Salazar, 36 yıl iktidarda kalınca eh diktatörlük kaçınılmaz olmuş! Portekiz ve sömürgeleri üzerinden sömürgecilik, mülkiyet, eşitsizlik, sınıf çatışması, emeğin yerle bir edilmesi… Özetle: boyun eğdikçe insanın kendini diktatöre kul köle etmesi anlatılıyor.

Saloz ve yalakaları, işbirlikçileri ha bire maval okuyor! Dünyadaki bütün diktatörlüklerin ortak dili belki de “maval”dır. Halkı ezen, kandıran, oyalayan, korkuyu örgütleyen, yoksulluğu kader diye pazarlayan, eşitsizliği “düzen” diye kutsayan o bitmez tükenmez maval… Tanrı, aile, ahlak diye diye…

Ama aslında yalnızca bir diktatörü değil, diktatörlüğün nasıl üretildiğini sahneye taşıyor oyun. Çünkü hiçbir baskı rejimi gökten zembille inmiyor! Önce umut satılıyor. Sonra anayasa ve yasalar yok sayılıyor. Sonra cehalet yüceltilip emek sömürülüyor. Mülkiyet büyüdükçe vicdan küçülüyor. Güç tekelleşince emek ve insan hayatı ucuzluyor. Sonra korku örgütleniyor. Ardından itaat erdeme dönüştürülüyor.

Biraz da Can Yücel söylesin:

“Ama kör değilsen, korkmamak elde değil, dört-bir yanda çünkü espiyon, hafiye, katil./ Ve şu herif için her işin başı, kör cahil bırakmak tekmil yurttaşı./ Ne kadar cahil olurlarsa o kadar iyi, böylece kolay önleriz, diyor, fitneyi…/

Açlıktan kırılıyorlarmış, kırılsınlar, zincirlerini kıracak güçleri kalmaz o zaman!

İnanmazsan, bu herifin uşaklarına sor, bu sayede işler nasıl tıkırında gidiyor/ ve arttıkça çöplenenlerin hissesi/ el üstünde tutacaklar, baş tacı edecekler Saloz’u./ Kolay değil, hazret, bu Portekiz denen çöplüğün horozu.”

SAHNEDEKİ MUCİZE

Cihangir Atölye Sahnesi’nde (CAS) Muhammet Uzuner’in sahnelediği sayısız ödül kazanmış oyunu uzun zamandır aynı kadro tarafından sunuluyor. Baştan beri oyuna ilişkin özetleyerek söylediğim her şeyi ve çok daha fazlasını 55 dakika boyunca önünüzdeki sahnede görüyorsunuz, izliyorsunuz, kavrıyorsunuz, hissediyorsunuz, anlıyorsunuz ve yaşıyorsunuz.

Sahnede dekor yok, aksesuvar yok, kostüm yok, laf kalabalığı yok. Peki nasıl oluyor bu. Muhammet Uzuner’in akıllı buluşlarla donatılmış rejisi, Hicran Akın’ın ustalıklı koreografisi, Onur Alagöz’ün ışık oyunları ve 18 oyuncunun olağanüstü performansıyla. (Köşeye sığmaz diye her birinin adını veremiyorum.)

18 oyuncunun her biri tek tek ve hepsi bir arada hem yorumu hem koreografiyi hem sözü, hem sessizliği içselleştirmiş. Hepsi her an, bedenlerinin her zerresiyle her role girip çıkıyor. Hepsi toplum ve koro, hepsi birey… Kâh Salazar, kâh ezen kâh ezilen kâh anlatan, kâh anlatılan… Oyunun her anı çok yalın, açık seçik. Renkler bize yol gösteriyor. Kırmızı gücün rengi, beyaz sömürenin; siyah sömürülenin rengi. Sizin, benim, hepimizin renkleri…

Oyunda kullanılan tek aksesuvar, iki sopa ve bir surattan ibaret diktatör kuklası. Ama renkler, devinim halindeki bedenler, eller parmaklar, kollar, bacaklar, bakışlar duruşlar, yığılmalar, kopmalar her an mekânı yeniden şekillendiriyor, coğrafyayı, tarihi, dünü, bugünü yeniden belirliyor. Ah bir de müzik kullanımı var. Afrika tamtamlarından Şostakoviç’in 2. valsine uzanan, ilişkilerle birlikte müziğin de değişimi, bozuluşu, çırpınışı çok etkileyici. Ve sonunda direniş, dayanışma ve umut…

Oyundan çıkarken aklımda şu vardı: Dünyayı çoğu zaman zalimler değil, onların mavalına alışanlar karartıyor. Bir de şu: Tarih bize tekrar tekrar şunu gösteriyor: Maval büyüdükçe hakikat küçülüyor.

Şu son tümceyi yazarken aklımda ve ruhumda şu son günlerde Silivri’de yaşananlar vardı. O duruşmalar, tehditler, şantajlar, baskılar, hapisteki gazeteciler vardı. Ne alaka diyeceksiniz. Bilmem işte öyle gelip aklıma yerleşiverdi işte… Bugün Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in, o harika insanın duruşması var da… 

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version