Site icon Serbest Görüş

‘Şaban Yasak’ kararı; Strazburg rotasını düzeltti!

TR724 HABER


PROF. DR. HÜSEYİN DEMİR | YORUM

Strazburg dün uzun zamandır pek rastlamadığımız bir şey yaptı ve kendi kararını bozdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin İkinci Dairesi, 27 Ağustos 2024’te Şaban Yasak başvurusunda “İhlal yoktur!” demişti. O karar yayımlandığı andan itibaren Türkiye’deki yargı pratiği açısından rejim için adeta bir can simidine dönüştü. ‘Yüksel Yalçınkaya’ kararının ardından yapılan yeniden yargılamalarda, hatta Yüksel Yalçınkaya’nın kendisi yeniden mahkûm edilirken bile, yerel mahkemeler ‘Yasak’ kararına dayandı.

Strazburg’un bir eliyle verdiğini diğer eliyle geri aldığı yorumları boşuna yapılmıyordu. Ankara da bu tabloyu memnuniyetle kullandı.

Dün ise Büyük Daire bu çelişkiyi önemli ölçüde ortadan kaldırdı. Mahkeme, 11’e karşı 6 oyla Sözleşme’nin 7. maddesinin, yani “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin ihlal edildiğine hükmetti. 3. madde bakımından da 9’a karşı 8 oyla kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verildi. Böylece 2024 tarihli Daire kararı fiilen hükümsüz hale geldi.

Yasak kararının en kritik yönü şu: Bu dosyada ByLock yoktu.

Şaban Yasak’ın Türkiye’deki mahkûmiyeti; üniversite yıllarında yürüttüğü öğrenci faaliyetleri, “öğrenci sorumluluğu” yaptığı iddiası, kod adı kullandığı yönündeki beyanlar, etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ifadeleri, Bank Asya hesabı ve dernek üyeliği gibi unsurlara dayandırıldı.

Yalçınkaya sonrası geliştirilen temel savunma şuydu: “O karar yalnızca ByLock deliline ilişkindir. Başka deliller içeren dosyalara uygulanamaz.”

Büyük Daire dün bu yaklaşımın hukuken sürdürülebilir olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Çünkü mahkeme, meseleyi belirli bir delil türü üzerinden değil, ceza muhakemesinin mantığı üzerinden değerlendiriyor. Yerel mahkemelerin yaptığı şey; başvurucunun belirli faaliyetlerini örgütün şiddet amacıyla bilinçli biçimde ilişkilendirmek yerine, yapının genel gelişimine ve kişinin sosyal çevresine bakarak sonuç çıkarmak oldu.

Başka bir ifadeyle, bireysel kast ve somut manevi unsur analizi yapılmadı.

Mahkeme açısından sorun tam da burada başlıyor. Çünkü ceza hukukunda aidiyet, sempati, sosyal ilişki ya da geçmişte yasal kabul edilen faaliyetler tek başına suçun manevi unsurunu kurmaya yetmez.

Yalçınkaya’da ByLock üzerinden kurulan test, Yasak kararıyla birlikte artık her tür dolaylı delil dosyasına uygulanabilecek hale geldi.

Dosyada dikkat çeken bir diğer husus ise isnat edilen fiillerin niteliği.

Şaban Yasak’a yöneltilen eylemler; öğrencilere ders vermek, öğrenci evlerinde kalmak, yasal bir kurumda çalışmak, Bank Asya’ya para yatırmak gibi faaliyetlerden oluşuyor. Bunların tamamı işlendiği dönemde yalnızca yasal değildi. Aynı zamanda dönemin siyasal iktidarı tarafından teşvik edilen, kamu otoritelerince meşru görülen faaliyetlerdi.

Sözleşme’nin 7. maddesi sadece suçun kanunda yazılı olmasını aramaz. Kişinin, yaptığı eylemin ileride suç sayılabileceğini makul olarak öngörebilmesi gerekir.

2012 yılında bir üniversite öğrencisinin, devletin açıkça desteklediği bir eğitim ağı içinde faaliyet yürütürken, birkaç yıl sonra aynı yapı hakkında “silahlı terör örgütü” değerlendirmesi yapılacağını ve geçmişteki tüm ilişkilerinin üyelik deliline dönüşeceğini öngörmesi beklenemez. Mahkeme dün tam olarak bunu söyledi.

Adalet Bakanlığı’nın kendi verilerine göre, 15 Temmuz sonrasında 126 binden fazla kişi örgüt üyeliği suçlamasıyla mahkûm edildi. On binlerce insan hakkında soruşturma ve kovuşturma süreçleri devam ediyor. AİHM önünde ise aynı nitelikte binlerce başvuru bekliyor.

Yalçınkaya kararının üzerinden iki yıl sekiz ay geçti. Bu süre içinde Türkiye, sistemik sorunu çözmeye dönük anlamlı bir yasal düzenleme yapmadı. Dahası, Yüksel Yalçınkaya yeniden yargılamada tekrar mahkûm edildi. Üstelik yerel mahkeme gerekçesinde 2024’teki ‘Yasak’ kararına açık biçimde atıf yaptı.

Büyük Daire, dünkü kararıyla AKP rejimi mahkemelerinin o dayanağını ortadan kaldırdı. Türk yargısının artık sığınabileceği ters yönde bir Strazburg içtihadı kalmadı. Bu kararların uygulanabilmesi için yeni bir anayasa değişikliğine ya da kapsamlı bir reform paketine ihtiyaç yok.

Varsayımlarla suç uyduramazsınız!

Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni iç hukukun üzerinde kabul ediyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi de, yeni bir hukuki durumun ortaya çıkması halinde yargılamanın yenilenmesine imkân tanıyor.

Yalçınkaya ve Yasak kararları birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo oldukça net: Manevi unsuru somut biçimde ortaya koymayan, ağırlıklı olarak dolaylı ilişki ve geçmişte yasal kabul edilen faaliyetlere dayanan mahkûmiyetler ciddi bir hukuki sorun taşıyor.

Anayasa Mahkemesi bakımından da mesele açık. AYM kendi içtihadında, bireysel başvuru kararlarının yalnızca başvurucu açısından değil, benzer olaylar bakımından da “objektif etki” doğurduğunu defalarca söyledi. Aynı yaklaşımın AİHM kararları için geçerli olmadığını savunmak ciddi bir kurumsal tutarsızlık yaratır.

Yalçınkaya kararından farklı olarak  Mahkeme bu kez 46. madde altında, Yalçınkaya’daki kadar açık bir “sistemik sorun” vurgusu yapmadı. Karar daha çok somut olay ekseninde kaldı.

Bu durum sistemik problemin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Yalçınkaya zaten bunu tespit etmişti. Ancak Strazburg’un bu dosyada kullandığı dilin daha temkinli olduğu görülüyor.

Bir başka dikkat çekici husus ise 6. madde yönü. Yalçınkaya kararında hem kanunilik hem de adil yargılanma hakkı bakımından ihlal vardı. Yasak’ta ise Mahkeme yalnızca 7. madde üzerinden ilerledi. Etkin pişmanlık beyanları, çapraz sorgu sorunları, SEGBİS yoluyla duruşmaya katılım gibi meseleler ayrıca incelenmedi.

Türkiye, son yıllarda Avrupa Konseyi sistemi içinde yargısal otoriteyle en fazla gerilim yaşayan ülkelerden biri haline geldi. Kavala kararı uygulanmadı. Demirtaş kararı fiilen etkisiz bırakıldı. Şimdi benzer bir sınav Yalçınkaya-Yasak hattında ortaya çıkıyor.

Ancak burada mesele yalnızca birkaç sembolik dosya değil.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararları esasen bireysel özgürlüklerle ilgiliydi. Yalçınkaya ve Yasak ise onbinlerce mahkûmiyetin hukuki temelini ilgilendiriyor. Bu nedenle sonuçları çok daha geniş olacak.

Türk hukuk sisteminin elinde gerekli araçlar mevcut: Anayasa’nın 90/5 hükmü, CMK 311, AYM’nin yerleşik içtihadı…

Fakat hukuk metinleri tek başına yeterli olmuyor. Sonuçta mesele dönüp dolaşıp siyasi ve yargısal iradeye dayanıyor. Belli ki buzdağı sandığımızdan daha büyükmüş. Ve altında yalnızca dosyalar değil, yüz binlerce insanın hayatı duruyor.

Strazburg kendi rotasını düzeltti, şimdi gözler Ankara’da.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version