Site icon Serbest Görüş

İNCELEME | Mehmet Uçum’dan yargıya ‘ayar’; AİHM’nin ‘Yasak’ kararı rejimin dengesini bozdu!

TR724 HABER


İNCELEME | TR724

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un, rejimin haber ajansı AA’da yayınlanan son yazısı AİHM Büyük Dairesi’nin geçtiğimiz hafta açıkladığı ‘Şaban Yasak’ kararının iktidar cenahında çok ciddi bir ‘paniğe’ neden olduğunu gösteriyor. Panik o kadar büyük ki; Mehmet Uçum, yargıya ‘ayar’ verme ihtiyacı hissetmiş gibi… Hizmet Hareketi’yle mücadelede asla taviz vermeyeceklerini söylüyor. “Mücadele kararlılığının devamı hayatidir.” diyerek hakim ve savcılara mesaj veriyor…

Öncelikle şunu söyleyelim; Mehmet Uçum’un yazdıklarının tamamı retorik/hamaset… Olmayan suçları sanki ispatlanmış gerçekler gibi yazmış; tıpkı AİHM’de mahkum edilen mahkeme kararları gibi… Yazdıklarının hukuki zminde değerlendirilecek bir yanı yok.

Mehmet Uçum, ayrıca Bülent Arınç gibi ‘KHK sorununun çözümü için bir şeyler yapılması gerektiğini, genel affın önemli bir seçenek olduğunu’ anlatan deneyimli siyasetçilere de tepkili. “Tüm bunlar nedeniyle mağdurluk dili kurarak KHK’lılara yönelik çözüm bulma talepleri gibi “FETÖ’cüler için istenen her türlü hoşgörü siyaseti”, bu casusluk ve ihanete bilerek ya da bilmeden destek vermek anlamına gelir. Bu tuzağa asla düşülmemelidir.” diyor.

Şaban Yasak kararı neden önemli?

AİHM’nin ‘Şaban Yasak’ kararı önemli bir dönüm noktası olarak gösteriliyor. AKP rejiminin AİHM’nin kararlarına uymaktan başka seçeneği yok. Peki AİHM Büyük Dairesi’nin ‘Şaban Yasak’ kararı AKP rejimi ve aparatlarını neden bu kadar sinirlendirdi? Mehmet Uçum, neden yargıyı, “Sakın ha!” minvalinde bir uyarı yazısı yazarak uyarmak zorunda kaldı?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026da ‘f.tö’ üyeliğinden mahkûm edilen Şaban Yasak’ın başvurusu üzerine Türkiye aleyhine emsal niteliğinde bir karar açıkladı. Mahkeme, Türk yargısının sanığın suç işleme kastını bireysel olarak ispat etmeden mahkûmiyet kurduğunu saptayarak Sözleşme’nin 7. maddesini —”kanunsuz ceza olmaz” ilkesini— ihlal ettiğine hükmetti. Yasak’a atfedilen tüm faaliyetlerin eğitim alanıyla sınırlı olduğunu, darbe girişiminden çok önce 2014’te sona erdiğini ve yerel mahkemelerin bu bağlamı hiç değerlendirmediğini tespit eden AİHM, yasal faaliyetlerin tek başına terör suçunun kanıtı sayılamayacağını vurguladı. Çorum Cezaevi’ndeki insanlık dışı koşullar da 3. madde ihlali olarak kayıt altına alındı. Karar, binlerce FETÖ davasını doğrudan etkileyebilecek emsal niteliği taşıyor.

Dava, önce olağan prosedürle AİHM İkinci Dairesi’nde görüldü. İkinci Daire, 27 Ağustos 2024’te oybirliğiyle hem 3. hem de 7. maddenin ihlal edilmediğine hükmetti. Bu karar, Yasak aleyhine sonuçlanan bir ilk karardı. Ancak Yasak’ın talebi üzerine dava, 16 Aralık 2024’te Büyük Daire heyeti tarafından kabul edilerek Büyük Daire’ye taşındı. 7 Mayıs 2025’te kamuya açık duruşma gerçekleştirildi; karar 5 Mayıs 2026’da açıklandı. Büyük Daire, İkinci Daire’nin kararını tamamen tersine çevirdi: Her iki madde de ihlal edilmişti.

AİHM Büyük Dairesi, 7. madde kapsamındaki incelemeyi tek bir kritik soru üzerine kurdu: Türk mahkemeleri, Şaban Yasak’ı silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm ederken onun suç işleme kastını —yani bilerek ve isteyerek bu örgüte üye olduğunu— hukuken gerektiği gibi ispat etti mi? Mahkemenin yanıtı netti: Hayır.

Terör örgütü üyeliği sıradan bir suç değil

AİHM, silahlı terör örgütü üyeliğinin özellikle ağır bir suç olduğunu ve bu nedenle mahkûmiyetin cezai sorumluluğun bireyselleştirilmiş biçimde tespitine dayanması gerektiğini vurguladı. Bunun için kastın —yani sanık ile örgüt arasındaki ilişkinin niteliğinin— somut olarak ortaya konulması şarttır: “Mahkûmiyet, sanık ve örgüt arasındaki ilişkinin niteliği üzerinden kasıt kanıtını içeren, bireyselleştirilmiş cezai sorumluluk tespitine dayanmalı ve her türlü kolektif suçluluk ya da salt ilişkilendirmeye dayalı suçlamayı dışlamalıdır.”

Zaman dilimi hiç netleştirilmedi

AİHM’nin tespit ettiği ilk ve en kritik eksiklik zamanla ilgiliydi. İddianamede Yasak’ın örgüte üye olduğu ve örgütün şiddet içeren hedeflerinden haberdar olduğu dönem hiç belirtilmemişti. Delillere göre Yasak’ın faaliyetleri 2014’te sona ermişti.

Bu tarih çok önemliydi: 15 Temmuz sözde darbe girişiminden bir buçuk ila iki yıl önce; Hizmet Hareketi’nin Türkiye tarafından resmi olarak terör örgütü ilan edilmesinden de önceydi. Peki 2014’te dini ve eğitimsel bir yapı olarak algılanan bir örgüte katılmak, terör örgütüne bilinçli üyelik midir? Bu soruyu yerel mahkemeler hiç sormadı. AİHM bu noktaya dikkat çekti: “Ulusal mahkemeler, başvurucunun söz konusu örgüt bünyesindeki eğitim yapısına katılımının, bir terör projesine bilinçli ve kasıtlı bir bağlılık mı oluşturduğunu, yoksa aksine suç kastı taşımayan bir katılımı mı yansıttığını özel bir titizlikle değerlendirmeliydi.”

Yasal faaliyetleri ‘suç’ sayamazsınız!

AİHM’nin dikkat çektiği kritik bağlamsal nokta şuydu: FETÖ, uzun yıllar boyunca Türk toplumunun pek çok kesiminde —özellikle eğitim alanında— yasal biçimde faaliyet göstererek kendisini ‘ahlaki ve eğitimsel bir hareket’ olarak sunmuştu.

Bu durum, pek çok kişinin yapının iddia edilen gizli ve şiddet içeren hedeflerinden bihaber olarak bu yapılarla ilişkisini sürdürmesine yol açmış olabilirdi. Dolayısıyla bir kişinin eğitim koluyla bağlantısının otomatik olarak terör örgütü üyeliğine dönüştürülemeyeceğini vurgulayan AİHM, yerel mahkemelerden bu bağlamı değerlendirmelerini bekliyordu: “Bu işleyiş biçimi —farklı alanlarda faaliyet göstermesi— pek çok kişinin örgütün görünür yapılarıyla bağlarını sürdürmesine yol açmış olabilir; oysa bu kişiler örgütün gerçek hedeflerinin farkında değildi.”

Yerel mahkemeler yalnızca eğitim rolüne baktı

Türk mahkemeleri Yasak’ı esasen örgütün eğitim kanadındaki rolü üzerinden mahkûm etti: “Ulusal mahkemeler, temelde başvurucunun eğitim alanındaki rolüne dayanmış; örgütün stratejik yapılarıyla kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağın varlığını ne kurmuş ne de kurmaya çalışmıştır. Bu yapıya henüz hiçbir şiddet eyleminin atfedilmediği bir dönemde, başvurucunun örgütün terör hedeflerinden haberdar olup olmadığını da tespit etmemişlerdir.”

Oysa AİHM’e göre bu yetmezdi. Mahkemeler şu soruları hiç sormamıştı:

Yasal faaliyetler ‘terör suçunun’ otomatik kanıtı olamaz

AİHM’nin bir diğer temel tespiti şuydu: Yasak’a atfedilen tüm eylemler —yurtta çalışmak, dershanede görev yapmak, Bank Asya’ya para yatırmak— şiddet eylemleriyle doğrudan hiçbir bağlantısı bulunmayan, o dönemde yasal olan faaliyetlerdi. Bu tür faaliyetler söz konusu olduğunda, mahkemeler ‘çok özel bir özen’ göstermek zorundaydı: “Bunun anlamı şudur: Suçun sübutu için mutlak bir şart olan kast unsuru, genel kabullerle değil; eylemlerin gerçekleştiği koşullar titizlikle incelenerek tespit edilmeliydi.”

Kararlarda ‘anlamlı bir oçıklama’ yoktu

AİHM, yerel mahkeme kararlarında son derece kritik bir boşluk daha saptadı: Suçun en temel unsurlarından biri olan kasıt, Şaban Yasak özelinde nasıl tespit edilmişti? Bu sorunun yanıtı kararlarda yoktu. Yani mahkemeler şunu açıklamamıştı: “Yasak, örgüt terör örgütü olarak tanınmadan çok önce eğitim kanadında görev yaptı. Peki bu görev, onun örgütün terör amaçlarını bildiğini nasıl kanıtlıyor?

Mahkemeler tamamı yasal faaliyetlerden oluan sözde delilleri sıraladı; ama bu delillerin kastı nasıl kanıtladığını açıklamadı: “Ulusal mahkemeler, başvurucunun örgütün eğitim kanadında —ulusal makamlar ve mahkemelerce terör örgütü olarak tanınmasından çok önce— belirli sorumluluklar üstlenmiş olmasının, neden onun örgütün niteliğinden ve terör hedeflerinden haberdar olduğu, bu örgüte dahil olmayı istediği ve buna sürekli olarak aktif katkı sağladığı sonucunu doğurduğunu hiçbir şekilde açıklamamıştır.”

Tüm bu tespitler ışığında AİHM Büyük Dairesi, 11’e karşı 6 oyla Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Bireysel cezai sorumluluk bireyselleştirilmiş biçimde ortaya konulmadan, varsayımlara ve otomatik suçluluk mantığına dayanılarak kurulan bu mahkûmiyet ‘kanunsuz ceza olmaz’ ilkesiyle bağdaşmıyordu çünkü…

Karar emsal olacak!

Peki rejim neden panikte? Çünkü bu karar, sıradan bir bireysel başvuru kararı değil. Büyük Daire kararı olması, tüm AİHM üyesi devletleri ve özellikle Türkiye’yi bağlayan güçlü bir içtihat oluşturduğu anlamına geliyor.

AİHM, bu kararında daha önce verdiği Yüksel Yalçınkaya / Türkiye kararındaki ilkeleri yineledi, pekiştirdi hatta daha da ileri taşıdı. Zira ‘Şaban Yasak’ davasında delil seti Yalçınkaya’dan daha geniş: İtirafçı tanık beyanları, hiyerarşik konum (mahrem yapı iddiası), eski yasal faaliyetler (2011-2014 arası), kod isim vs. AİHM her iki karar da şu temel mesajı veriyor: F.TÖ davalarında mahkûmiyet, sanığın bireysel kastını somut olarak ispatlayan delillere dayanmak zorunda; genel deliller ve örgütle irtibat ya da iltisak gibi uydurulmuş kavramlar tek başına yetmez.

Karar, benzer delillerle mahkûm edilmiş binlerce insan için CMK’nın 311. maddesi kapsamında yargılamanın yenilenmesi talebinin önünü açıyor. Özellikle faaliyetleri yalnızca eğitim koluyla sınırlı olan, darbe girişiminden önce örgütle ilişkisi sona eren ve şiddet içeren yapılarla kişisel bağı kurulmamış mahkûmlar açısından bu karar kritik bir dayanak oluşturuyor.

İşte AKP rejimini rahatsız eden şey bu… Bu karar, 150 binden fazla KHK’lı ve F.TÖ yargılamasını doğrudan etkiliyor. Yeniden yargılama taleplerinde, beraat/tahliye başvurularında, tazminat davalarında, yeni Strazburg başvurularında kullanılabilir.

Sistem çöktü çökecek… Binlerce dava yeniden görülmek zorunda…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version