Site icon Serbest Görüş

Dreyfus’tan Şaban Yasak’a: Varsayımla hüküm kurulmaz!

Dreyfus’tan Şaban Yasak’a: Varsayımla hüküm kurulmaz!


AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM

Tarihte bazı davalar vardır; yalnızca bir kişinin kaderini değil, bir toplumun adalet anlayışını da görünür kılar.

‘Dreyfus Davası’ böyle bir davaydı.

1894 yılında Fransız ordusunda yüzbaşı olan Alfred Dreyfus, vatana ihanet suçlamasıyla yargılandı ve mahkûm edildi. Dava ilk bakışta bir askerî yargılama gibi görünüyordu. Fakat kısa süre içinde Fransa’nın en büyük siyasi, ahlaki ve hukuki krizlerinden birine dönüştü.

Dreyfus, yıllar sonra aklandı; 1906’da mahkûmiyeti ortadan kaldırıldı ve itibarı iade edildi. Ancak aradan geçen yıllar, yalnızca bir insanın hayatından çalınmış yıllar değildi. Aynı zamanda bir ülkenin hukuk hafızasına kazınan ağır bir ders niteliğindeydi.

Dreyfus Davası’nın bugün hâlâ hatırlanmasının sebebi yalnızca tarihsel bir haksızlık olması değildir. Bu dava, adaletin nasıl bozulabileceğini göstermesi bakımından ibretliktir.

Bir insan hakkında önce bir kanaat oluşturulmuş, sonra bu kanaati destekleyecek gerekçeler aranmıştır. Kimliği, aidiyeti, dönemin siyasi atmosferi ve toplumdaki önyargılar, delilin yerine geçmiştir. Suçun bireysel olarak ispatı yerine, kişinin kim olduğu ve hangi çevreyle ilişkilendirildiği belirleyici hale gelmiştir.

Dreyfus’u mahkûm eden yalnızca mahkeme kararı değildi. Onu mahkûm eden şey, mahkeme kararından önce oluşmuş bir varsayımdı. O varsayım: “Bu kişi şüphelidir; o hâlde suçlu olması mümkündür.”

Hukukun en tehlikeli noktası da tam olarak budur denilebilir. Bir kişiye önce bir etiket yapıştırılır, sonra o etikete uygun bir dosya kurulur. Eylem değil kimlikler, delil değil kanaatler, kişisel sorumluluk değil aidiyet yargılanmaya başlar.

Dreyfus Davası’ndan evrensel olarak çıkarılması gereken ders nedir derseniz: Bir hukuk düzeni, en çok da kolayca suçlayabildiği kişileri yargılarken sınanır.

Bugün AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararı da bu açıdan okunmalıdır. Elbette tarihsel bağlamlar, ülkeler, dönemler ve dosyalar farklıdır. Ancak hukukun karşı karşıya kaldığı temel sorun benzerdir: Varsayımdan mahkûmiyet üretmek.

Bir kişinin bir yapıyla temas etmiş olması, o yapı içinde bir dönem görev veya sorumluluk üstlenmiş bulunması, belirli kişilerle aynı çevrede yer alması ya da geçmişte hukuka uygun kabul edilen faaliyetlere katılmış olması, tek başına onun suç işlediğini göstermez.

Suç bireyseldir. Mahkûmiyet de bireysel olmalıdır.

Bir kişi ancak kendi somut fiilleriyle, kendi iradesiyle, kendi kastıyla ve kendisine isnat edilen eylemlerle yargılanabilir. Aksi hâlde yargılama, fiile dayalı ceza sorumluluğundan çıkar; aidiyet yargılamasına dönüşür.

Delil yok, kanaat var!

İşte varsayımla mahkûm edilen kişilerin ortak kaderi budur. Önce kim olduklarına, kimlerle görüştüklerine, hangi çevrede bulunduklarına bakılır. Sonra bütün bu temaslar, bağlantılar ve geçmiş faaliyetler geriye dönük olarak yeni bir anlamla yüklenir. O gün suç olmayan bir fiil, yıllar sonra suçun göstergesi olarak yorumlanır. O gün meşru kabul edilen bir sosyal ilişki, daha sonra örgütsel bağın delili sayılır. O gün sıradan olan bir davranış, değişen siyasi atmosfer içinde suçun parçası haline getirilir.

Böyle bir yaklaşımda da mahkeme, artık kişilerin ne yaptığını değil, hangi kategoriye konulduğunu yargılamaya başlar. Bu ise hukuk değildir.

Dreyfus’u bir simge haline getiren şey, yanlış verilen mahkûmiyet kararı değildi. Onu tarihe geçiren asıl mesele, bir insanın önyargılarla, dönemin atmosferiyle ve savunma gerekçesiyle nasıl kolayca suçlu ilan edilebildiğiydi.

Bugün de benzer bir risk, varsayıma dayalı yargılamalarda karşımıza çıkıyor. Bir kişi hakkında “Zaten bu grup içindeydi, zaten bu yapıyla temas etmişti, zaten bu dönemde bu faaliyette bulunmuştu” denilerek mahkûmiyet kuruluyorsa, orada kanaatle suçlama var demektir.

Oysa hukuk, “zaten” kelimesiyle hüküm kurmaz. Hukuk, “belki” ile mahkûm etmez. Hukuk, “o çevredeydi” diyerek insanın özgürlüğünü elinden alamaz.

Yasak kararı bize tam da bunu hatırlatmaktadır: Ceza yargılamasında varsayım, delilin yerine geçemez. Aidiyet kabulü, bireysel sorumluluğun yerine geçemez. Geriye dönük yorum, hukuki öngörülebilirliğin yerine geçemez.

Bir hukuk düzeninde en tehlikeli değerlendirmelerinden birisi: “O da onlardandı” ifadesidir.

Çünkü bu cümle kurulduğunda artık kişinin ne yaptığı değil, kime benzetildiği önem kazanır. Kişinin somut eylemi değil, içine yerleştirildiği kategori belirleyici olur. Bu ise adaletin değil, kolektif suçlama anlayışının devreye girdiğini gösterir.

Dreyfus Davası’ndan geriye kalan ders şu olmalıdır; Bir insanın hayatı, toplumun kandırılmasına, önyargılarına veya dönemin siyasi atmosferine teslim edilemez. Mahkemeler, siyasilerin kanaatini hukuk diliyle onaylayan kurumlar olamaz. 

Bu nedenle bugün açıklanan ‘Yasak’ kararı yalnızca bir başvurucunun dosyası olarak görülmemelidir. Bu karar, varsayımla mahkûm edilen, geçmişi bugünün diliyle yeniden suç haline getirilen, kimliği veya çevresi üzerinden yargılanan herkes bakımından önemli bir hatırlatmadır.

Bugün asıl mesele AİHM kararının bize neyi yeniden hatırlattığıdır. Hukuk devletinde kimse varsayımla mahkûm edilemez. Suç olmayan fiillerden suç üretilemez. Kalıp yargılarla insanlar suçlu ilan edilemez.

Dreyfus’un hikâyesi bize şunu gösterdi: Bir toplum, bir kişiyi haksız yere mahkûm ettiğinde yalnızca o kişiye zarar vermez; kendi adalet fikrine de zarar verir.

Yasak kararı da bugün benzer bir soruyu önümüze koyuyor: Mahkûmiyet kararları varsayımla mı kurulacak, yoksa somut delille mi?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca birkaç dosyanın değil, hukuk devletine olan inancın da geleceğini belirleyecek…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version