AHMET KURUCAN | YORUM
Bazı insanlar vardır; başlarından geçen hadiseleri dinlersiniz, üzülürsünüz. Bazı insanlar vardır; yaşadıklarını dinlersiniz, hayran kalırsınız. Bir de bazı insanlar vardır ki onları dinledikten sonra insan kendi imanını, sabrını, teslimiyetini yeniden sorgular. İşte son birkaç gündür birlikte vakit geçirdiğim dostum bende tam böyle bir tesir bıraktı.
Dokuz yıl hapis yatmış bir insandan bahsediyorum. Dile kolay 9 yıl… Yedi yılı hücrede geçmiş. İki yılı koğuşta. İnsan bunu söylerken bile zorlanıyor. Çünkü “hücre” dediğiniz şey sadece dört duvar değildir. Hücre bazen insanın zaman duygusunun parçalanmasıdır. Bazen sesini unutmasıdır insanın. Bazen aynaya bakıp kendisini yabancı hissetmesidir. Bazen takvimin anlamsızlaşmasıdır. Hele bir de o hücre yıllarca sürüyorsa…
Üç gün boyunca onun cezaevi hatıralarını dinledim. Ve bir ara kendisine şunu söyledim: “Cezaevi sana ceza olmaktan çıkmış. Seni ceza olarak tahliye etmek gerekmiş.”
Güldü. Ama aslında söylediğim şeyin içinde ciddi bir hakikat vardı. Çünkü ben hayatımda cezaevini bu kadar içselleştiren çok az insan gördüm. İçselleştirmek derken yanlış anlaşılmasın; zulmü meşrulaştırmak değil bu. Haksızlığı kabullenmek hiç değil. Fakat yaşadığı ağır imtihanı ruhunda başka bir iklime dönüştürmek…
Mesela açık görüş günlerinde takım elbise giyermiş. Niye biliyor musunuz? “Arkadaşlarımın ve bizleri ziyarete gelen ailelerin morali bozulmasın diye.”
Şu cümleyi duyduğumda uzun süre sustum. Düşünün. Biz dışarıda küçücük problemler karşısında dağılıyoruz. Trafikte biri önümüze kırınca huzurumuz kaçıyor. Sosyal medyada hakkımızda bir cümle yazılsa günümüz zehir oluyor. Küçücük konfor kayıplarını büyük felaket gibi görüyoruz. Fakat o, bütün bu ağır yükün altında bile başkalarına moral olmaya çalışmış.
Bir ara dedim ki: “Hiç mi isyan etmedin?”
“Hayır” dedi: “Üzüldüm ama isyan etmedim.”
Binlerce sayfa kitap okumuş. İbadet ü taatlarını hiç aksatmamış. İsim isim her gün tanıdıklarına saatlerce dua etmiş. Her gün daracık alanda dört saat yürümüş. Sağlığına dikkat etmiş. Bedenini bırakmamış. Ruhunu bırakmamış. Kalbini bırakmamış. Zihnini bırakmamış.
Beni en çok sarsan taraflarından biri ise şu oldu: Bu kadar metin, bu kadar dengeli, bu kadar güçlü görünen adamın aslında ne kadar derin bir gözyaşı taşıdığını fark ettim. Üç gün içinde belki kırk defa ağladı. Ama öyle gösterişli, teatral ağlamalar değil bunlar. İnsan bazen bir cümle kurarken boğazına oturan bir şey olur ya… İşte öyle.
Konuşurken bir anda sesi titriyor, sonra gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Bir yerde şunu söyledi: “Bu lütuf bana nedendir ya Rab…”
Bakın dikkat edin, “Bu bela niye benim başıma geldi?” demiyor. “Bu lütuf bana nedendir?” diyor.
Kendisine birçok teklif yapılmış. Hapse girmeden önce de sonra da. Yeter ki biraz eğilsin. Biraz konuşsun. Biraz teslim olsun. Biraz sisteme uygun hareket etsin. Ama kabul etmemiş. “Yemlenirsen gemlenirsin!” dedi.
Aslında Türkiye’nin son 15 yılı biraz da bu cümlenin hikâyesidir. Kimileri önüne konan yemleri kabul etti; rahat etti ama küçüldü. Kimileri kabul etmedi; bedel ödedi ama insan kaldı. Bu dostum ikinci yolu seçmiş. Modern dünyanın kaybettiği şey tam da bu galiba. Menfaat dışı ilişki kurabilmek. Çıkar olmadan sevebilmek. Sadece Allah için dost kalabilmek.
Ben o dostuma bakarken şunu düşündüm: Demek ki insan sadece üniversitelerde yetişmiyor. Bazen zindanlar da insan yetiştiriyor. Yusuf Aleyhisselam’dan beri değişmeyen bir hakikat bu. Zindan bazen suçlular üretir. Bazen de Yusuflar…
Yazımı sonlandırırken özellikle altını çizmem gereken çok önemli bir husus var: Bu yazıda anlatılanlar, cezaevini romantize etmek yahut zindanı kutsamak anlamına gelmiyor. Çünkü cezaevi nihayetinde insanın en temel haklarından biri olan özgürlüğünün elinden alındığı yerdir ve uzun süreli hapis, hele hele masumların hapsi o insanların ruhunda derin yaralar açar.
Nitekim aynı şartlardan geçen herkesin aynı manevi direnci gösterebildiğini söylemek de mümkün değildir. Kimileri psikolojik olarak çöktü, kimileri sağlıklarını kaybetti, kimilerinin ailesi dağıldı, kimileri hâlâ yaşadığı travmanın etkilerinden kurtulabilmiş değil. Bu sebeple birkaç örnekten hareketle acıyı yüceltmek, zulmü sıradanlaştırmak veya “Hapishane insanı olgunlaştırır!” gibi genelleyici bir romantizme kapılmak doğru olmaz.
Benim dikkat çekmek istediğim husus daha farklıdır: Bazı insanların, kendilerine reva görülen ağır şartlara rağmen insan kalabilmeleri, ahlaki omurgalarını koruyabilmeleri ve yaşadıkları acıyı bütünüyle kin, nefret ve intikama dönüştürmeden taşıyabilmeleridir.
Asıl dikkat çekici olan budur. Yoksa hiçbir vicdan sahibi insan, hukuksuzluğu meşrulaştıramaz; masum insanların ve ailelerinin ömürlerinin çalınmasını sıradan bir bedel gibi göremez.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

