Site icon Serbest Görüş

27 Mayıs’ın gölgesinde yaşamak

İdris Gürsoy


Türkiye, 27 Mayıs’la yalnız bir hükümeti değil, seçimle gelen iradeye bakışını da kaybetti. Darbeciler yargılanmadı, Yassıada’nın hukuksuzluğu gerçek anlamda hesaplaşmaya dönüşmedi. Bu cezasızlık, sonraki yılların vesayet reflekslerine yol açtı. Bugün yargı eliyle siyaseti dizayn etme tartışmaları hâlâ aynı gölgenin altında yaşanıyor. Darbelerle yüzleşmeyen ülke, onların yöntemlerini başka biçimlerde yeniden üretiyor.

İDRİS GÜRSOY | YORUM

Bir ülkenin kaderini yalnız darbeler değil, darbelerle yüzleşip yüzleşememesi de belirler. Türkiye’nin modern siyasi tarihi bu açıdan dikkat çekici bir süreklilik taşır.

27 Mayıs 1960, yalnızca seçilmiş bir hükümetin devrildiği askerî müdahale değildir; aynı zamanda sonraki on yılların siyasal kültürünü şekillendiren bir zihniyetin başlangıcıdır. Bugün hâlâ siyaset, yargı, medya ve devlet ilişkileri konuşulurken 27 Mayıs’ın gölgesi hissediliyorsa bunun nedeni budur.

27 Mayıs sabahı radyolardan Alparslan Türkeş’in sesi yükseldiğinde yalnızca iktidar değişmedi. Demokrat Parti kapatıldı; Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve yüzlerce siyasetçi gözaltına alındı. Ülke ilk kez askerî vesayetin doğrudan yönetimine girdi.

Darbe bir gecede gerçekleşmedi. Aylar boyunca gerilim üretildi. Üniversite olayları, sokak gösterileri, siyasi krizler ve medya kampanyalarıyla toplum sistemli biçimde kutuplaştırıldı. Hükümet yalnız siyasi olarak değil, ahlaki olarak da gayrimeşru gösterilmeye çalışıldı. Müdahale zemini hazırlanırken kamuoyuna “Ülke elden gidiyor.” duygusu işlendi.

Bu yöntem sonraki krizlerde de tekrar tekrar görülecekti.

Darbe sonrasında kurulan Yassıada yargılamaları ise hukukun nasıl siyasallaştırılabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Mahkemeler görünürde hukuk adına karar veriyordu; fakat süreç baştan sona siyasetin gölgesi altındaydı. Sanıklar peşinen suçlu ilan edilmiş, kararlar büyük ölçüde önceden verilmişti. İdam kararlarından önce mezarlar kazılmıştı.

 

Adnan Menderes…

17 Eylül 1961’de Başbakan Adnan Menderes’in idam edilmesi yalnızca bir siyasetçinin ölümü değildi. Bu olay, seçimle gelen bir iradenin zor yoluyla tasfiye edilebileceğinin ilanıydı. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamlarıyla birlikte devlet, kendi seçilmiş yöneticilerini darağacına göndermiş oldu.

Fakat kırılma noktalarından biri idamlardan sonra yaşanan cezasızlıktı.

Darbenin liderleri yargılanmadı. Aksine devletin en üst makamlarına taşındılar. Darbeciler itibarlı görevler aldı. Yassıada sürecinde rol oynayan birçok isim kariyerlerine devam etti. Darbeye destek veren medya ve akademi çevreleri ise demokrasi dışı müdahalelerle hesaplaşmak yerine çoğu zaman bu müdahaleleri meşrulaştıran bir dil üretmeyi sürdürdü. Darbeyi yapanlarla gerçek anlamda yüzleşilmedi.

Bu yüzden 27 Mayıs tarihte kapanmış bir sayfa olmadı. Bir yöntem, bir refleks ve bir siyasal alışkanlık hâline geldi.

1971 muhtırası, 1980 Türkiye darbesi, 28 Şubat süreci, 15 Temmuz ve sonraki birçok siyasi operasyon benzer mekanizmalarla yürüdü. Önce toplumda korku üretildi. Ardından medya kampanyaları başladı. Hedef alınan kesimler “tehlike” olarak sunuldu. Yargı süreçleri siyasallaştı. Tasfiyeler meşrulaştırıldı. Yöntem değişiyor gibi görünse de mantık aynı kaldı.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan yargı tartışmaları da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Bir siyasi partinin iç dengelerine ve liderlik yapısına ilişkin süreçlerde yargının “mutlak butlan” gibi kararlarla belirleyici hâle gelmesi, yalnızca hukukî bir tartışma değil; aynı zamanda siyasetin yargı eliyle dizayn edilmesi geleneğinin devamı olarak görülmelidir.

Çünkü demokratik sistemlerde siyasi liderleri ve parti yönetimlerini esas olarak seçmen ve parti delegeleri belirler. Yargının siyasetin doğal akışını belirleyen bir aktöre dönüşmesi, geçmişte darbelerle kurulan vesayetçi anlayışın farklı araçlarla sürmesidir.

Eğer bir toplum darbeleri yalnız anıyor ama onların ürettiği zihniyetle hesaplaşmıyorsa, o darbeler farklı biçimlerde yaşamaya devam eder. Bu nedenle 27 Mayıs yalnızca geçmişin konusu değildir. Türkiye hâlâ onun gölgesinde yaşamaktadır.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version