Site icon Serbest Görüş

Listeler hazırdı; 1933’ten 2016’ya baskı rejiminin anatomisi

İdris Gürsoy


İDRİS GÜRSOY | YORUM

27 Şubat 1933. Berlin’deki Reichstag binası alevler içinde. Hitler, yangın söndürülmeden ertesi sabah olağanüstü hal ilan etti. Reichstag yangınının üzerinden henüz birkaç saat geçmişti; Nazi yönetimi binlerce isimden oluşan tutuklama listelerini zaten hazır bulunduruyordu. Komünistler, sosyal demokratlar, sendikacılar, gazeteciler — on binlerce kişi tutuklandı. Weimar Cumhuriyeti’nin demokratik kurumları birkaç hafta içinde tasfiye edildi. Yangının faili hiçbir zaman kesin olarak ispat edilemedi; ancak tarihçiler, Nazi rejiminin olaydan en azından haberdar olduğunu kabul ediyor.

15 Temmuz 2016… F-16’lar Ankara semalarında, tanklar köprülerde. Ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, darbe henüz bastırılmadan, 3 bini aşkın hâkim ve savcının isimlerini içeren listeler HSYK’ya teslim edildi. Üç bin ismin, bir darbe girişiminin kaosunda saatler içinde derlenmesi teknik olarak imkânsızdır. The Guardian ve Financial Times başta olmak üzere uluslararası yayın organları o dönemde tam olarak bu soruyu sordu. Cevap hiçbir zaman gelmedi.

Bu noktada dikkatli bir ayrım yapmak gerekiyor: Tasfiyenin önceden planlandığı, belgelerin varlığından hareketle güçlü biçimde çıkarılabilir. Darbenin bizzat kim tarafından, nasıl organize edildiği ise hâlâ yanıtsız bir sorudur. Ama bu sorunun yanıtsız kalması da başlı başına bir bulgudur; bağımsız bir soruşturmanın sonucu değil, bağımsız bir soruşturmanın yokluğunun sonucudur.

Reichstag’da olduğu gibi, asıl mesele yangının kim tarafından çıkarıldığından çok, yangın öncesinde kimin ne için hazır beklediğiydi.

Muğlaklık, bilinçli bir strateji

Reichstag yangınını fiilen gerçekleştirdiği mahkemede sabit olan Marinus van der Lubbe, yalnız hareket eden, çevresinden kopuk bir figürdü. Nazi propagandası onu bir ‘Komünist’ komplosunun parçası olarak sundu. Bu sunum, geniş çaplı bir tasfiyenin meşruiyet zemini oldu. Failin gerçek kimliği ve niyeti, kurgulanan resmi söylemin gölgesinde kaldı. Tarihçi Benjamin Carter Hett’in 2014 tarihli kapsamlı çalışması, bu muğlaklığın tesadüf değil işlevsel bir belirsizlik olduğunu gösteriyor: Kim yaptığı sorusu hiçbir zaman kesin yanıt bulmadı; ama bu yanıtsızlık, tasfiyeyi durdurmadı.

15 Temmuz gecesi de yapısal bir muğlaklık mevcuttu. Tanklara çıkan askerlerin önemli bir kısmı ne yaptıklarını bilmiyordu; mahkemelerde defalarca dile getirildi: “Bize tatbikat yapıyoruz dediler.” Bu bilgiyi onlara kim verdi? Komuta zinciri bu sorunun götürdüğü yönde hiçbir zaman takip edilmedi.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar o gece “rehin alındığını” söyledi; eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’ü suçladı. Ancak sonraki yargılama sürecinde Öztürk için “bir numara değil” tespiti yapıldı. Bağımsız bir yargı bu isimleri ilk sorgulananlar arasına alırdı. Bunun yerine Akar Millî Savunma Bakanlığı’na, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ise Dışişleri Bakanlığı’na atandı. İstihbarat örgütünün bu hareketten nasıl habersiz kaldığı sorusu hiçbir zaman yanıtlanmadı.

Nazi Almanya’sında da yangın sonrası soruşturma, gerçeği aramak için değil iktidarın söylemini onaylamak için işledi. İki vakada da asıl sorular sorulmadı; soranlar ya susturuldu ya da “devlet düşmanı” damgası vuruldu.

Bir model olarak; Yönetilen Kriz!

Bu iki vakayı birbirine bağlayan kavram, siyaset bilimcilerin “yönetilen kriz” olarak adlandırdığı modeldir. Modelin işleyişi nettir: Bir tehdit — gerçek ya da kurgulanmış ya da gerçek olup olmadığı hiçbir zaman tam olarak bilinemeyen — olağanüstü yetkiler için meşruiyet zemini oluşturur; muhalefet tek hamlede tasfiye edilir; yeni anayasal düzen kalıcı hale getirilir.

Reichstag yangını sonrası kararnameler ile 15 Temmuz sonrası KHK’lar tam da bu sürecin araçlarıydı. OHAL süresince çıkarılan kararnamelerin önemli bir bölümü, olağanüstü hal sona erdikten sonra da yürürlükte kalan kalıcı yasal değişiklikler içeriyordu. İstisna, norm oldu.

Venedik Komisyonu Ekim 2016 tarihli raporunda yargı tasfiyesinin “hukukun üstünlüğüyle bağdaşmaz” nitelik taşıdığını saptadı; bu tespiti özellikle önemli kılan, raporun tasfiyenin henüz ilk dalgasında kaleme alınmış olmasıydı.

Propaganda: Çürütülemez suçlama yapısı

Goebbels’in propaganda modelinin üç temel adımı vardır: Düşmanı tanımla ve ahlaki açıdan mahkûm et. Kitleyi tehdit algısıyla harekete geçir. Muhalefetin sesini kesmek için bu meşruiyeti kullan.

15 Temmuz sonrası kurulan söylem de aynı adımları izledi; ancak daha sofistike bir çerçeveyle. “Paralel devlet” kavramı, “komünist komplo” söyleminin çok daha gelişmiş bir versiyonuydu; zira yapısal olarak çürütülemez bir suçlama biçimiydi. Kişi devlet kurumlarında çalışıyor olması nedeniyle zaten şüpheliydi; aynı kurumda bulunmak, delil sayılıyordu. Böyle bir suçlama yapısında masumiyet ispatlanamaz; çünkü masumiyet iddiası, komployu örtbas etme girişimi olarak yorumlanır.

Medyanın tasfiyesi bu hukuki ve söylemsel dönüşümün tamamlayıcı parçasıydı. 2016-2018 arasında 150’yi aşkın medya kuruluşu KHK ile kapatıldı. Weimar’da da muhalif basın doğrudan susturulurken devlet yayın organları güçlendirilmişti. Söylem ve susturma birlikte çalışır: Söylem, neyin konuşulacağını belirler; susturma, kimin konuşacağını.

Adalet hafızası

Bu mekanizmaların işleyebildiği temel şart, iktidarın kalıcılığına duyulan inançtır. Her otoriter rejim kendi söylemini zamanla çürütülemez bir gerçeğe dönüştürmeye çalışır; kalıcı olduğunu söyler, kendi propagandasına önce kendisi inanır.

Tarih ise farklı bir tablo sunar. 1945’te Almanya, dünyanın gördüğü en sistematik barbarlığın enkâzı üzerinde duruyordu. Kurumlar yerle bir edilmişti; toplumsal hafıza, suç ortaklığıyla örülmüştü. Yeniden yapılanma ne hızlı oldu ne de temiz. Eski rejim mensupları yeni sistemin içinde korunaklı yerler edindi; yüzleşme nesiller boyu sürdü.

Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kuruldu, bağımsız yargı yeniden inşa edildi, basın özgürlüğü yasal güvenceye alındı. Almanya demokrasiye döndü; hem de dünyanın en sağlam demokrasilerinden birini kurdu.

Baskıcı rejimler kalıcı değildir. Kendi çelişkileri, kendi kırılganlıkları vardır. Ve her otoriter sistemin içinde, görünmez ama gerçek olan bir şey büyür: insanların adalet hafızası… O hafıza, en uzun gecelerde bile söndürülemez.

Yangınlar söner. Asıl mesele, söndükten sonra kimin ayakta durduğu ve elinde ne taşıdığıdır.

KAYNAKLAR

Benjamin Carter Hett, Burning the Reichstag: An Investigation into the Third Reich’s Enduring Mystery, Oxford University Press, 2014.

Venedik Komisyonu, Opinion on Emergency Decree Laws Nos. 667-676, CDL-AD(2016)037, Ekim 2016.

The Guardian, “Turkey purge: how Erdoğan used the coup attempt to consolidate power”, 21 Temmuz 2016. Financial Times’ın aynı dönemdeki haberleriyle birlikte liste hazırlığına ilişkin uluslararası basın kaynakları.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version