İDRİS GÜRSOY | YORUM
17 Nisan… Turgut Özal’ın ölüm yıldönümü. 33 yıl geçti. Türkiye bu sürede ekonomiden hukuka, demokrasiden güvenliğe her alanda geriledi. Bunun tesadüf olmadığını görmek için Özal’ın ölümünde neler yaşandığına ve sonrasında kimlerin nereye geldiğine bakmak yeterli.
O sabah Çankaya’da yaşananlar örtbas edilmeseydi, sorumluların üzerine gidilseydi, devlet kendi cumhurbaşkanının katillerini bulup yargılasaydı, Türkiye bugün hangi noktada olurdu?
Bir ölüm, bir düzen
17 Nisan 1993 sabahı Köşk’te doktor yoktu. Ambulans yoktu. Kan örneği alınmadı. Otopsi yapılmadı. Bu eksiklikler ihmalden değildi. DDK raporu açıkça söylüyor: Köşk’te o sabah sağlık personelinin tamamına ‘bilinçli olarak’ aynı anda izin verilmişti. Muhafız Alayı’nda tam donanımlı ambulans ve doktor vardı; kullanılmadı.
Özal GATA’ya değil Hacettepe’ye götürüldü. Hacettepe’de hayata döndürülemeyeceği bilinmesine karşın sodyum bikarbonat 500 ml yerine 2.550 ml verildi; bu doz sağlıklı bir insanı öldürürdü. Kan örneği saklandı, sonra ‘kazara’ döküldü. Korkut Özal, ağabeyine yapılanı tek cümleyle özetledi: “Birini Köşk’e sokup ağabeyimi öldürdüler.”
Mezarı 19 yıl sonra açıldığında naaşında dört ayrı zehirli madde bulundu. Adli Tıp, “Vücutta dışarıdan alınmış zehir tespit edilmiştir!” dedi ama kesin ölüm sebebini saptayamadığını da ekledi.
Demirağ ve örgüt meselesi
1988 suikastında ise Kartal Demirağ tek sanık olarak yargılandı ve 20 yıl aldı. 4 yıl yattı ve çıktı. İddianame başlı başına bir belgeydi: Savcılar Demirağ’ın ‘üçüncü kişilerce kolayca elde edilebilecek ve sevk edilebilecek’ bir profile sahip olduğunu, eylemin örgüt işi olduğunu açıkça yazdılar, ama tefrik ettikleri dosyayı işleme koymadılar.
Emekli Savcı Uğur Tönük, Özal’ın kurduğu özel komisyonda Demirağ’ın 1974-79 yılları arasında bir kontrgerilla örgütünde eğitim gördüğünü tespit etti. Silahın salona başkası tarafından sokulduğunu belirledi. “Yani bu adam o silahla oraya gelmiş değil. O adam oraya getirilmiş bir adam!” dedi. Kısa süre sonra üç kişi tarafından çağrıldı ve görevden ayrılması istendi. Kızı kaçırılarak tehdit edildi. Soruşturmayı bıraktı, erken emekli oldu.
Suikast girişimini araştıran isimlerden Siyasi Şube Müdürü Yahya Kütük, 1990’da 39 yaşında kalp krizinden öldü; otopsi yapılmadı. Suikastı araştıran savcılar Kemal Ayhan ve Tevfik Hancılar da yıllar içinde kalp krizinden hayatlarını kaybetti; ikisi için de otopsi yapılmadı.
1993 sonrası: Örtülü darbeden çeteye
Özal’ın ölümünün hemen ardından Türkiye köklü bir yön değişikliğine girdi. 1993 yılının kendisi bu değişikliğin habercisiydi. Ocak’ta Uğur Mumcu öldürüldü. Şubat’ta Jandarma Komutanı Eşref Bitlis gizemli bir uçak kazasında hayatını kaybetti. Mayıs’ta Bingöl’de 33 er silahsız korumasız yola çıkarılıp katledildi. Kasım’da Cem Ersever ensesinden kurşunlanarak bulundu.
Özal, terörü diyalogla bitirmek, orduyu sivil denetime sokmak, MİT’i sivilleştirmek istiyordu. PKK silah bırakmıştı, genel af gündemdeydi. Özal bu inisiyatifi bizzat üstlenmişti. Ölümünün ardından bu sürecin tamamı tersine döndü.
Türkiye 1993-2000 arasında hem ekonomik hem siyasi olarak büyük bir yıkım yaşadı. Özal’ın ölümü 28 Şubat’ın başlangıcıydı. Susurluk skandalı 1996’da patlak verdi ve devlet-siyaset-mafya üçgenini herkesin gözü önüne serdi. Ama bu tablo zaten 1993’te kurulmuştu.
Hesap sorulmadığı yerde düzen pekişir
1988 suikastında örgütü örten sistem, 1993’te Özal’ı öldüren sistem ve Susurluk’ta su yüzüne çıkan sistem aynı sistemdir. Fark şudur: Hiçbirinde hesap sorulmadı, her seferinde failler korundu, her seferinde soruşturmayı yürütenler ya öldü ya sustturuldu ya da emekli edildi.
Hesap sorulmadığı yerde suç örgütlenmesi devam eder.
AKP 2002’de tam da bu yapılara karşı oy aldı. Seçmene verdiği söz netti: Hukuk devleti, sivil denetim, hesap verebilirlik. İlk yıllarda bu vaade uygun adımlar atıldı. Ergenekon ve Balyoz davaları, onlarca yıldır dokunulmaz sayılan yapıların ilk kez yargı önüne çıkarılmasıydı. Özal’ın yarım kalan projesi devam edecek gibiydi.
Ama tablo 2013 sonrasında tersine döndü.
Derin yapılarla hesaplaşma, onlarla yeni bir ortaklığa dönüştü. 15 Temmuz 2016 bu kırılmanın hem faturası hem de yeni bir başlangıcıydı. Ardından inşa edilen otoriter yapı, daha önce eleştirilen her şeyi daha yoğun biçimde yeniden üretti; dokunulmaz yargı, susturulan tanıklar, kapatılan davalar, örtülen dosyalar. Değişen yüzler, değişmeyen sistem…
Adli Tıp’ın sustuğu şeyi tarih söylüyor
Adli Tıp, Özal’ın kesin ölüm sebebini saptayamadığını açıkladı. Bu cümle, aslında bütün meseleyi özetliyor. Bir cumhurbaşkanının ölüm sebebi bilinmiyor; çünkü bilinmesi için alınması gereken önlemler bilinçli olarak alınmamış.
Bu bir ihmal değil; bu bir politikadır. Ve bu politikanın sonuçları 33 yıldır toplumun her kesimine yayılmaya devam etmektedir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

