Site icon Serbest Görüş

Kahramanmaraş’ta neler oldu? (6): Okullar kime emanet?

Kahramanmaraş’ta neler oldu? (6): Okullar kime emanet?


M. NEDİM HAZAR | YORUM

15 Nisan 2026’dan bir gün önce, Şanlıurfa Siverek’te de bir okul saldırısı yaşanmıştı. O gün Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, AKP Grup Toplantısı’ndaydı. Kendisine Şanlıurfa’daki saldırı soruldu. Verdiği cevap, kelime kelime aktarmayı hak ediyor: “İçişleri Bakanlığımız ve biz her dönemin başında valilerimizin başkanlığında okullarımızı güvenlik ve risk açısından bir değerlendirmeye tabi tutuyoruz ve tedbirlerimizi alırız. Tedbir alınan okullarımızda da oluyor, alınmayanlarda da olabilir. Dolayısıyla biz güvenlik tedbirleri açısından İçişleri Bakanlığı ile ortak zaten yürütüyoruz süreçleri.”

Ertesi gün Kahramanmaraş’ta 10 kişi öldü. Tekin, sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Ardından Kahramanmaraş’a gitti. Yaralıları ziyaret etti. Çocukların ailelerinin ellerini tuttu.

Bir tek şey yapmayacaktı elbette: İstifa etmek!

Serimizin önceki bölümlerinde Amerika’yı inceledik. Columbine’dan Uvalde’ye uzanan 25 yıllık tarihte en çarpıcı örüntü şuydu: Sinyaller görülmüştü ama sistemler cevap vermemişti. Her büyük saldırının ardından soruşturmalar açıldı, raporlar yazıldı, reformlar vaat edildi. Ama temel yapı değişmedi.

Türkiye’de ise durum epey farklı ama daha iyi değil. Farklı çünkü Türkiye’de sinyalleri görecek sistematik bir altyapı zaten yok. Evet Amerika’da sistem görmüş ama çare olamamıştı Türkiye’de ise sistemin hiç umurunda bile değildi! Görmesi mümkün değil, çünkü bakacak mekanizma hiç kurulmamış.

Bu farkı oluşturan en belirleyici faktör, son on yılda Türk eğitim sistemine yapılan şeylerdir. Bunu biz bugün üç başlık altında inceleyeceğiz: KHK tasfiyeleri ve liyakatin çöküşü, Yusuf Tekin dönemi ve okulların ideolojik dönüşümü, rehberlik sisteminin işlevsizleşmesi.

KHK kıyımı!

15 Temmuz 2016 sözde darbe girişiminin ardından OHAL ilan edildi. İktidar, bu kararname yetkisini kamu kurumlarını “tasfiye” etmek için kullandı.

OHAL KHK’ları ile eğitim alanında yaşanan toplam ihraç sayısı 41 bin 705’e ulaştı. Darbe girişimini eli silahlı askerden değil, eğitim emekçilerinden çok daha büyük bir oranda öğretmenler gerçekleştirmiş sayılmıştı. KHK’larla toplam 33 bin 597 öğretmen ve 5 bin 925 akademisyen meslekten ihraç edildi.

Bu rakamlar, Türkiye tarihinde eğitim alanında yaşanan en büyük toplu işten çıkarma dalgasıydı. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ihraç edilen asker sayısı 15 bin 584, polis sayısı ise 32 bin 93 iken eğitimde yaşanan ihraçlar 41 bin 705’i buldu.

Şimdi bu rakamların ardında ne olduğuna bakalım.

Bu 41 binin büyük bölümü, hakkında hiçbir bireysel soruşturma yürütülmeksizin, yargı kararı olmaksızın, toplu liste halinde meslekten atıldı. Herhangi bir sendika üyeliği, herhangi bir banka hesabı, herhangi bir “şüpheli bağlantı” gerekçe sayıldı. On binlerce öğretmen, yıllarca mahkemelerde hukuki  mücadele verdi. İhraç edilenlerden 53’ü intihar etti. Bunların çok cüzi bir kısmı sonradan iade KHK’lırıyla -bazılarının ölümünden sonra- görevlerine iade edildi.

Peki bu 41 bin kişinin yerine kimler doldurdu?

İşte asıl soru bu.

Liyakat Yerine Sadakat

KHK ihraçlarının ardından açılan kadrolara öğretmen atanması, liyakat sınavından değil mülakata dayalı bir sistemle yapıldı. 15 Temmuz sonrasında mülakat sınavına dayalı sözleşmeli öğretmenlik uygulamasıyla toplam 39 bin 300 sözleşmeli öğretmen atandı. Eğitim sendikalarının yazdıkları raporlarda Türkiye’de mülakata dayalı tüm uygulamaların “siyasal kadrolaşma”nın önünü açtığı vurgulanıyor.

Mülakat sisteminin neyi ölçtüğü de tartışmalı. Pedagoji bilgisini mi? Sınıf yönetimi becerilerini mi? Yoksa “doğru” cevaplar vermeyi mi?

Bu dönemde eğitim camiasında yaygınlaşan bir söylem vardı: “AKP teşkilatından bir torpil bul ya da hangi tarikattan olduğuna bakarlar.”

4 Haziran 2023’te Yusuf Tekin Milli Eğitim Bakanı oldu.

Tekin’in geçmişi, bu göreve nasıl bir bakış açısıyla geldiğini anlatıyor. Eğitim-Sen, Tekin’in göreve başlamasından bu yana laik ve bilimsel eğitim anlayışının sistemli biçimde zayıflatıldığını, liyakat ilkesinin yerini siyasal sadakate bıraktığını belirtiyor. Siyasal İslam bu dönemde adım adım eğitime sızdırılmaya çalışıldı.

Tekin döneminin somut adımları şöyle sıralanabilir:

ÇEDES Projesi: Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum projesiyle din görevlilerinin okullardaki etkinliği artırıldı. 2026 yılı Şubat ayında yayımlanan talimatla okul öncesinden liseye kadar tüm kademelerde “Maarifin Kalbinde Ramazan” etkinliklerinin düzenlenmesi istendi.

Kamuoyunda sıkça eleştirilen bu protokolle birlikte öğrenciler; Kâbe maketinin etrafında tavaf ettirildi, imam eşliğinde camide namaz kıldırıldıktan sonra yerleri süpürdü, “Kurban ibadeti” öğretme bahanesiyle çocukların ellerine bıçak verildi.

Tarikat Protokolleri: Tekin, 2023 yılında TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı açıklamada “2023 yılı itibarıyla geçerli 2 bin 709 tane protokolümüz var. Bunların içerisinde sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz” diyerek büyük tartışmalara yol açtı.

Müfredat Değişiklikleri: Yeni müfredatta 15 Temmuz Anlatısı adeta kurtuluş savaşı gibi sunuldu.

Laiklik Yorumu: Tekin, laiklik eleştirilerine şöyle cevap verdi: “Laiklik ilkesine aykırı değil ama CHP’nin bana dayatmaya çalıştığı laiklik tanımıyla bağdaşmıyor doğrudur.”

Tüm bunlar bir eğitim politikası değil, bir ideolojik programdı. Eğitim politikası, çocukların öğrenmesini ön planda tutar. İdeolojik program, çocukların hangi değerleri benimsemesini ön planda tutar.

Rehberlik Sistemi

Gülen Cemaati’ni yok etmeyi kafaya koyan siyasal İslamcı iktidar öncelikle rehberlik sistemini felç etti. Dikkat buyurun, tüm bunlar yapıldığında daha darbe filan ortalıkta yoktu!

Bu dizinin önceki bölümlerinde defalarca şu soruyla karşılaştık: Sinyaller neden görülmedi?

İsa Aras’ın WhatsApp profil fotoğrafı. Rehber öğretmenin ailelere ulaşamaması. 11 Nisan tarihli eylem planının bilgisayarda beklemesi. Şanlıurfa’daki saldırganın sosyal medyada önceden paylaşım yapması. Bunların hepsinin ortak yanıtı var: Türkiye’de bu sinyalleri sistematik biçimde tarayan, toplayan, değerlendiren ve yanıt üreten bir mekanizma yok.

FBI ve ABD Gizli Servisi’nin “Tehdit Değerlendirme” ekipleri, okul, aile, emniyet ve ruh sağlığı birimlerini birbirine bağlayan bir ağ olarak çalışıyor. Her okul bu ağın bir parçası. Birisi tehdit sinyali verdiğinde, bu sinyal koordineli biçimde değerlendiriliyor.

Türkiye’de rehber öğretmen modeli bu ağın yalnızca bir ayağını temsil ediyor ve o ayak da ciddi biçimde sakat.

Türkiye’de rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısı, Avrupa ortalamasının çok üzerinde. Almanya’da bir pedagog, yaklaşık 200-300 öğrenciyle ilgileniyor. Türkiye’de bir rehber öğretmen, 500 ila 1.000 arasında değişen öğrenci kitlesine bakıyor. Bu koşullarda bireysel takip neredeyse imkânsız.

Eğitim-Sen, ÇEDES projesi kapsamında okullarda “manevi danışman” sıfatıyla Diyanet personelinin görevlendirilmesini de eleştirdi. Pedagojik formasyona sahip olmayan, çocuk psikolojisi ve gelişimi konusunda herhangi bir uzmanlığı bulunmayan kişilerin eğitim kurumlarına dahil edilmesi, öğrencilerin sağlıklı zihinsel gelişimini tehdit ediyor.

Bu tespit kritik. Çünkü “manevi danışman” ile “psikolojik danışman” aynı şey değil. Biri çocuğun ruhsal sağlığını değerlendirir; diğeri dini bir yönelim sunar. Bu iki işlevin birbirinin yerini tuttuğunu düşünmek ne çocuğa ne de ailelere hizmet eder.

Türkiye son yirmi yılda çok sayıda okul binası yaptı. Bunu kabul etmek gerekiyor. Yeni binalar, yeni araç gereçler, yeni kampüsler. Ama bir bina eğitim değildir. Eğitim, o binanın içinde gerçekleşen şeydir. Hoş bu binalarda lavabolara sabun bile koyamayan bir devletimiz var ama…

Esas o binanın içinde neler oluyor?

Eğitimi Bilal’in TÜRGEV’ine TÜGVA’sına veren saray, ortaya çıkan bu bataklığın tek sorumlusu.

Eğitim sisteminin yapısal çöküşü ile bireysel trajediler arasındaki bağ tam burada kuruluyor. Bir sistem, çocuklara yalnızca bilgi aktarmak için değil, onları insan olarak yetiştirmek için vardır. Duygusal okuryazarlık, sosyal beceriler, yardım arama kapasitesi, kendini ifade edebilme gibi unsurlar bu yetişme sürecinin bir parçasıdır.

Bunları öğretecek öğretmenler KHK ile gitmişti. Yerine gelenin pedagojik formasyonu yoktu. Rehber öğretmen 800 çocuğa bakıyordu. “Manevi danışman” sıfatıyla bir din görevlisi vardı ama psikolojik değerlendirme için başvurulacak kimse yoktu.

Ve bu çocuk o sistemin içinde büyüdü.

Bir Bakan Asla İstifa Etmez

Kahramanmaraş’tan sonra muhalefet partileri, eğitim sendikaları ve öğretmenler Yusuf Tekin’in istifasını talep etti. CHP Grup Başkanvekili Murat Emir şunu söyledi: “2026’nın ilk dört ayında yalnızca okullarımızda 14 şiddet olayı yaşandı. Bu bakan hiçbir önlem almaması nedeniyle birinci dereceden sorumludur.”

Öğretmenler Ankara’da “Tarikat Bakanı Yusuf Tekin istifa” sloganlarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na yürüdü. Önleri polis barikatıyla kesildi. Tekin istifa etmedi elbette, çünkü bu ülkede istifa etmek zafiyet göstermek demekti!

Bu duruş bir bireysel tercih değil sistemin kendisi hakkında bir şey söylüyor. Türkiye’de siyasi sorumluluk mekanizması çalışmıyor. Bir bakanın istifa etmesi için mahkeme kararı da kamuoyu baskısı da sendika eylemi de yetmiyor. Tek geçerli baskı, iktidar partisinin içinden gelen baskı. O baskı yoksa, bakan koltuğunda oturmaya devam ediyor.

Bu durum, sisteme duyulan güveni daha da aşındırıyor. Ve bu güven erozyonu, bir sarmal oluşturuyor: Güven azaldıkça insanlar kurumlarla bağlarını koparıyor. Bağlar kopunca kurumlar daha da işlevsizleşiyor. Kurumlar işlevsizleştikçe güven daha da azalıyor.

Peki bu işin doğrusu nedir?

Kapsamlı cevabı serinin sonunda vereceğiz ama şimdilik bir ara cevap özeti yazabiliriz belki.

Rehberlik sisteminin yeniden inşası: Bir rehber öğretmenin bakabileceği öğrenci sayısının uluslararası standartlara çekilmesi. Ki bu daha önce, AKP’nin ilk yıllarında başarıyla uygulanmıştı. O model yine örnek alınabilir: Her okulda davranışsal değerlendirme, aile koordinasyonu ve ruh sağlığı bağlantısı yapabilen bir pedagog.

Tehdit değerlendirme mekanizması: FBI’ın yıllardır uyguladığı modele benzer biçimde, okul-emniyet-sağlık bağlantısını kuran koordineli bir uyarı sistemi.

Liyakat ilkesinin geri getirilmesi: Öğretmen atamalarında pedagojik formasyon ve nesnel sınav performansının belirleyici olması. Mülakatın kaldırılması ya da objektif kriterlerle yeniden tanımlanması.

İdeolojik içeriğin gözden geçirilmesi: Müfredatın bilimsel temele oturtulması. Evrim teorisinin geri getirilmesi. ÇEDES gibi dini içerikli projelerin okul dışına taşınması.

Dijital okuryazarlık: Yetişkinlere, öğretmenlere ve ebeveynlere gençlerin dijital kültürünü anlayabilecekleri bir eğitim. Meme dili, incel jargonu, anime alt kültürü — bunları anlayan bir gözetim mekanizması.

Biliyorum, bunların hiçbiri kolay değil. Hepsi uzun vadeli politika değişikliği gerektiriyor. Ama hepsinin ortak bir ön şartı var: Türk eğitim sistemi, çocuklarını koruma kapasitesini yitirmiştir, gerçeğini kabul etmek. Ve bu kapasite yitimi, tek tek olayların değil, on yıllık sistematik tercihlerin ürünü.

Bu yazıyı bitirmeden önce bir ismi anmak gerekiyor.

15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta Ayser Çalık Ortaokulu’nda matematik öğretmeni Ayla Kara, saldırgan ateş açmaya başladığında öğrencilerinin üzerine kapandı. Onlara siper olmaya çalışırken hayatını kaybetti.

Bu hareket sistemin ne kadar çökmüş olduğundan bağımsız olarak, öğretmenlik mesleğinin özünde ne olduğunu gösteriyor.

Ama şunu da söylemek gerekiyor: Ayla Kara’nın bu kararı vermek zorunda kalmaması gerekirdi. Hiçbir öğretmenin bu kararı vermek zorunda kalmaması gerekirdi. Bu, bir öğretmenin fedakârlığıyla övünülecek bir durum değil; bir sistemin bu noktaya taşıdığı bir tablo için utanılacak bir tablodur.

Ayla Kara’nın anısına en iyi saygı ise bir daha hiçbir öğretmenin siper olmak zorunda kalmayacağı bir sistem kurmaktan geçiyor.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version