Irkçılık öğrenilmiş bir şemadır. Öğrenilen her şey, doğru şartlarda sökülebilir. Cruwys’un araştırması bunu istatistiksel olarak ispat etti; Gazâlî bunu sekiz asır önce ahlâkî bir gözlem olarak yazmıştı. Bilim ve teoloji, nadir görülen bir uyum içinde aynı yönü işaret ediyor: Kibir sahibini yıkar, tevazu ise onu kurtarır!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Sevgili okur…
Bundan önceki beş yazı boyunca ağır bir tablo çizdik. Tarihsel panorama yüzyıllar boyu akan kan ve gözyaşını gösterdi; psikolojik analiz hastalığın ne kadar derin kök saldığını ortaya koydu; bugünün siyasi coğrafyası, iyimserliği lüks sayan bir manzara sundu. Ancak bu noktada, zımni bir entelektüel sorumluluğu yerine getirmenin zamanı geldi sanırım. Eğer bir hastalığı tanımlıyorsak, tedavisini de tartışmak zorundayız. Hem bilim hem de ahlâkî gelenek, çözüm imkanlarına dair söyleyecek şeyleri olanlar için önemli ve birikimli birer kaynak. Bu son bölümde iki birikimi bir arada anlamaya ve ifade etmeye çabalayacağız.
Sosyal psikolojinin önyargıyı azaltmaya yönelik en köklü araştırma damarlarından biri, Gordon Allport’un 1954 yılında The Nature of Prejudice’de öne sürdüğü temas hipotezidir. Allport, farklı gruplardan bireylerin belirli şartlar altında — ki bunlar; eşit statü, ortak amaç, kurumsal destek ve karşılıklı bağımlılık vs.— bir araya geldiğinde önyargının azaldığını öne sürmüştü. O tarihten bu yana yürütülen yüzlerce çalışma bu hipotezi büyük ölçüde doğruladı.
Pettigrew ve Tropp’un yayımladığı meta-analiz, (2006 yılında Journal of Personality and Social Psychology’de yayınlandı) 515 çalışma ve 250 binden fazla katılımcıyı kapsayan verilerle, gruplar arası temasın önyargıyı anlamlı biçimde azalttığını teyit etti. Ama kritik olan Allport’un şartlarıydı: Gelişigüzel temas değil, eşit statülü ve ortak amaçlı temas. Yüzeysel bir aynı mekânda bulunma değil, ortak bir proje için omuz omuza çalışma. Bu ayrım, politika tasarımı açısından son derece belirleyiciydi.
Esasen bu seriyi yazmamıza da sebep olan ve ikinci yazımızda etraflıca analiz etmeye çabaladığımız Cruwys ve ekibinin araştırması, bu çerçeveyi önemli bir boyutla tamamlamakta. Sosyal bağlantılılık yalnızca önyargıyı azaltmakla kalmıyor; psikolojik sıkıntıyı da hafifletiyor ve bu iki etkiyi eş zamanlı olarak gerçekleştiriyor.
Pratik müdahale düzleminde şu anlama geliyor: Irkçılığı ve ruhsal sıkıntıyı aynı anda hedef alan en etkili araç, bireysel patolojiyi tedavi eden klinik müdahaleler değil, toplumsal bağlılığı güçlendiren yapısal düzenlemelerdir. Spor kulüpleri, gönüllü örgütler, topluluk bahçeleri, ortak sanat projeleri, mahalle meclisleri, inanç temelli yardım ağları; hepsi, hem önyargıyı hem de yalnızlığı aynı anda aşındıran pratik alanlar.
İngiltere’de 2018’den itibaren uygulanan ve birinci basamak sağlık hizmetlerine entegre edilen “sosyal reçete” — social prescribing — modeli, bu yönde atılmış somut bir adım mesela. Hekimler, yalnız ve sosyal olarak izole hastalara ilaç yazmak yerine topluluk faaliyetlerine yönlendirme yapabiliyor İngiltere’de.
Eğitim, çözümün ikinci büyük ayağını oluşturmakta. Ancak burada da nüans önemli. Irkçılık karşıtı eğitimin yalnızca bilgi aktarımından ibaret olmadığı, yani tarihin karanlık sayfalarını anlatmanın tek başına önyargıyı azaltmadığı bilinmekte. Etkili olan, empatiyi ve bakış açısı almayı geliştiren, öğrencileri yalnızca kendi gruplarının değil başka grupların deneyimlerine de tanık kılan ve bunu bilişsel bir alıştırma olarak değil, duygusal ve sosyal bir deneyim olarak sunan eğitim yaklaşımlar.
Kanada’nın bazı eyaletlerinde uygulanan ve farklı etnik kökenden gelen öğrencilerin ortak proje tabanlı öğrenme ortamlarında bir araya getirildiği programlar hem akademik hem de sosyal çıktılar açısından ümit verici sonuçlar vermiş. Benzer biçimde Almanya’nın Holokost eğitimine yaklaşımı — salt olgusal aktarımın ötesinde, mağdurlarla empati kurmayı merkeze alan pedagoji — uluslararası alanda örnek gösterilmekte.
İlle de tevazu!
Bilimsel çerçevenin yanında, ahlâkî ve teolojik geleneğin sunduğu çözüm dili de dikkate değer bir zenginlik taşımakta. Irkçılığın kökeninde kibrin — ontolojik üstünlük iddiasının — yattığını önceki bölümlerde tartışmıştık. O hâlde çözümün anahtarı da aynı eksen üzerinde durmakta.
Tevazu.
Ancak burada önerilen, kendini küçük düşürme ya da aşağılama değil aksine gerçekliği olduğu gibi görme kapasitesi. Gazâlî, İhyâ’da tevazuyu şöyle tanımlıyor: Kişinin kendini olduğundan büyük görmemesi. Bu tanım olumsuz biçimde kurulmuş, bir eksiklik ya da zayıflık olarak değil, hakikat ile örtüşme olarak. Kendini olduğu gibi görmek, sınırlı, fâni ve muhtaç olduğunu bilmek; bu bilginin hem yaratıcıya hem de diğer insanlara karşı dürüst bir ilişki kurmanın zeminini oluşturduğunu kavramak. Üstünlük arzusu yerini ortak tevazu bilincine bıraktığında, ırkçılığın dayandığı hiyerarşik zemin çökecektir!
Bu içgörü, tek bir geleneğe özgü de değil. Hristiyan geleneğinde Francis of Assisi’nin yaşamı ve öğretisi — varlığın tüm biçimlerine kardeşlik gözüyle bakma — biyolojik ve kültürel hiyerarşileri zımni olarak reddeden bir hayat felsefesini somutlaştırıyor. Yahudi geleneğinde “tikkun olam” (dünyayı tamir) kavramı, bireyin iyileşmesini kolektif sorumluluğa bağlıyor. Başkasının acısı benim sorunum değildir, denilemez! Çünkü dünyanın kırılmışlığı herkesi etkiler. Bu fikirler, bireysel ahlâkî dönüşümün ötesinde, toplumsal bir sorumluluk etiğini ima etmekte. Irkçılık yalnızca failin değil, onay veren sessiz çoğunluğun ve yapıları dönüştürme imkânını elinde tutanların da sorunu…
Bireysel dönüşüm gerekli ama yeterli değil. Irkçılık, yalnızca bireysel kalplerde değil; yasalarda, kurumlarda, ekonomik yapılarda ve medya pratiklerinde de yerleşik. Bu nedenle çözüm, bireysel erdem arayışıyla sınırlı kalmamalı, yapısal dönüşümü de hedeflemeli.
Güney Afrika’nın apartheid sonrasında kurduğu “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”, bu türden yapısal bir onarım mekanizmasının hem sınırlılıklarını hem de olanaklarını gösteren önemli bir deneydi mesela. Desmond Tutu’nun başkanlığını yürüttüğü bu süreç, cezai adalet yerine restoratif adaleti — yani cezalandırma yerine tanıklık, itiraf ve onarımı — merkeze alan bir çerçeve benimsemişti. Süreç mükemmel değildi aslında. Ekonomik eşitsizlikler büyük ölçüde sürmeye devam etti. Ancak kamuoyu önünde tanıklık ettirme ve mağdurların sesini resmi tarih içine yerleştirme açısından özgün bir zemin kurdu.
- yüzyılın nevi şahsına müşahhas şartları yapısal dönüşüm gündemine yeni bir başlık ekledi: Dijital platformların algoritmaları.
Sosyal medya platformlarının etkileşim odaklı öneri sistemleri, kullanıcıları mevcut önyargılarını pekiştiren içeriklere yönlendirme eğiliminde. Kutuplaşmayı ve ötekileştirmeyi derinleştiren bir yankı odası dinamiği üretiyor. Bu dinamiğin ırkçı ve nefret söyleminin yayılmasındaki rolü, Avrupa Parlamentosu’nda, ABD Senatosu’nda ve akademik literatürde giderek artan bir dikkatle tartışılmakta.
Platformları yalnızca içerik kaldırmayla değil, algoritma tasarımının kendisini hesap verilebilirlik çerçevesine sokmakla sorumlu tutmak; çözümün bu ayağında kritik bir politika talebi olarak öne çıkmakta. Shoshana Zuboff’un Gözetim Kapitalizmi Çağı’nda kapsamlı biçimde belgelediği bu yapı, yalnızca ekonomik bir model değil; insan davranışını ve önyargısını şekillendiren bir güç mekanizması da.
Bu illete dair bu çalışmanın belki de en önemli önermesi, basit ama derin bir gerçekten hareket etmekte: Irkçılık, doğuştan getirilen bir içgüdü değil, öğrenilmiş bir şemadır. Fıtri mirasımız bize iç-grup tercihi gibi ham bir eğilim vermiş olabilir; ancak belirli bir gruba yönelik nefret, aşağılama ve şiddeti meşru sayan karmaşık ırkçı yapı, öğrenilir — ve öğrenilen her şey, doğru şartlarda sökülebilir! Nörobilimcilerin beyin plastisitesi olarak adlandırdığı kapasite, deneyimle yeniden biçimlenme yeteneği bu imkânın biyolojik zeminini oluşturmakta. Irkçı tutumları azaltan müdahalelerin işe yaradığını gösteren araştırma birikimi, umutsuzluğu değil etkili müdahale tasarımına olan ihtiyacı vurguluyor.
Son sözümüze geçmeden önce şunu söylemek durumundayım. Çözüm tek bir alanda değil, çok katmanlı bir alanda aranmalı. Topluluk düzeyinde sosyal bağ projeleri, eğitim sisteminde empati pedagojisi, kurumsal düzeyde ayrımcılığı önleyen yapısal düzenlemeler, medya ve teknoloji alanında algoritmik hesap verilebilirlik ve bireysel düzeyde kibri sorgulamayı teşvik eden ahlâkî ve spiritüel bir öz-eleştiri kültürü. Bunların hiçbiri tek başına yeterli değil ve hatta hepsi birlikte de tam bir çözüm değil. Ama birlikte, hastalığın seyrini yavaşlatabilir, yeni nesillerin maruziyetini azaltabilir ve insanlık tarihinin o uzun, kanlı kronolojisine bir gün son verilmesinin mümkün olduğunu ispatlayabilir. Irkçılık öğrenilmiş bir hastalıksa, sağlık da öğrenilebilir!
Biliyorum bu karamsar tablolardan içiniz daralmıştır çoktan. Çünkü bu kapkara ve hatsa dünyanın sonu ne olacak, gibi ağır bir sorunun zihinlerde oluşması kaçınılmaz!
Karamsar senaryonun verilerle güçlü bir zemini var, tamam. V-Dem Enstitüsü’nün demokrasi raporları, 2010’lardan itibaren otoriter eğilimin demokratik ilerlemeyi geçtiğini teyit etmekte. Algoritmik platformlar öfkeyi ve ötekileştirmeyi sistematik biçimde üretmeye devam etmekte. Yapay zeka destekli dezenformasyon ve derin sahte teknolojisi, ırkçı söylemin yayılmasına 20. yüzyılın kaba propaganda araçlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde etkili araçlar sunmakta. İklim krizi, kaynak kıtlığı korkusunu alevlendirerek ırkçı tepkilere en elverişli zemini beslemekte. Uf içim karardı resmen…
Karamsar senaryoda dünya, büyük bir patlama ya da tek bir savaşla değil yavaş yavaş daralan kalplerimizle sona eriyor.
Ama tarihin yalnızca bir yüzü yok elbette. Kölelik, bir zamanlar “doğal düzen” kabul ediliyordu, bugün evrensel biçimde suç olarak nitelendirilmekte. Apartheid, uluslararası toplumun kademeli ama kararlı yaptırım politikasıyla çöküşe sürüklendi. Steven Pinker’ın The Better Angels of Our Nature‘da derlediği veriler tartışmalı olmakla birlikte, insanlığın belirli şartlar altında değişebildiğini ve daha az acı üretecek kurumlar inşa edebildiğini göstermekte. Küresel iletişim, başka kıtalardaki insanların acısını anlık ve yüzlü biçimde görünür kılmakta. Bu, önceki hiçbir nesilde görülmemiş bir farkındalık zemini bence.
Diyeceğim o ki, bugün kalabalıkların alkışladığı, başa geçirdiği hasta ruhlu faşist kafalar yarın psikopat olarak anılabilir pekala!
Dikkat buyurun bu iki senaryo arasındaki fark kaderci bir şans meselesine indirgemeye çabalamıyorum. Belirleyici olan etken şu aslında: Hastalığı adıyla çağırmalıyız! Irkçılığı bir hastalık olarak anlamak hem taşıyıcıyı hem kurbanı hem de toplumun kendisini etkileyen, kaynağı araştırılması ve tedavisi tasarlanması gereken bir halk sağlığı meselesi olarak ele almayı mümkün kılacaktır.
Modern bilim ve kadim teolojik gelenek, nadir görülen bir uyum içinde aynı yönü işaret etmekte. Irkçılık, taşıyıcısını da yıkımına ortak ediyor. Cruwys ve ekibinin araştırması bunu istatistiksel olarak gösterdi. Gazâlî, Augustinus ve Talmud bunu yüzyıllar önce ahlâkî bir gözlem olarak kayıt altına almıştı. Bu örtüşme bize önemli bir şey söylüyor: Bu hastalığa karşı mücadele, salt siyasi ya da ahlâkî bir görev değil; insan olarak kendimizi kurtarma meselesidir.
Dünyanın sonu hakkındaki sorusuna kesin bir cevap vermek ne elimizde ne de niyetimizde elbette. Ama şunu söyleyebiliriz: Eğer bu hastalık insanlığı yıkacaksa, bu yıkım büyük ihtimalle ani bir felaketle değil, kolektif kapasitemizin yavaş yavaş erimesiyle gelecektir. Ve eğer bu hastalığa rağmen bir geleceğimiz olacaksa, bu da muhtemelen büyük bir kahramanlık anıyla değil; sıradan insanların sıradan cesaretiyle — farklı olana uzatılan bir el, adını bilmediğin birine gösterilen bir iyilik, kendi üstünlüğü yerine ortak kırılganlığını seçen bir tercihle — gelecektir.
Belki de dünyanın sonu, büyük bir patlama ya da tek bir savaşla değil, yavaş yavaş daralan kalplerimizle gelecek.
Ama aynı yavaşlıkla iyileşmek de mümkün.
Irkçılık insanlığın en eski hastalıklarından biriyse, belki en kadim ilacı da hâlâ elimizde: Kendini üstün görmekten vazgeçen, başkasının acısını kendi acısı sayan o sıradan ve mütevazı insanlık.
Bu ilaç, eczanede satılmıyor. Bir spor kulübünde, bir mahalle derneğinde, bir okul sırasında, bir göçmenin hikâyesini dinleme sabrında ve belki de en çok, aynaya bakıp kibrimizi tanıma dürüstlüğünde gizli.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

