Site icon Serbest Görüş

Hürmüz’de kilitlenen savaş; abluka İran’ı çökertir mi?

Ahmet Kemal Genç


AHMET KEMAL GENÇ | ANALİZ

ABD ile İran arasındaki savaş artık bir ‘yıpratma’ oyununa dönüşmüş durumda. Hürmüz Boğazı üzerinden yürüyen bu mücadelede İran sahayı kontrol ederken, ABD giderek daha maliyetli ve çıkışı zor bir denklemde sıkışıyor. Diplomasi ise ilerlemekten çok oyalama işlevi görüyor. Donald Trump’ın, müzakerelerin iyi gittiği ve sürecin olumlu ilerlediği yönündeki mesajları kısa süreli bir iyimserlik oluşturdu. Petrol fiyatlarında geçici düşüşler yaşandı, piyasalarda “yumuşama” beklentisi oluştu.

Ancak bu hava çok hızlı dağıldı. İran’dan gelen sert açıklamalar ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden kapatılması, aslında sahada hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Bu da şunu net biçimde ortaya koyuyor: ABD söylem üretirken, İran sahada karşılık veriyor. Bu nedenle psikolojik üstünlük giderek Tahran’a geçiyor.

Hürmüz Boğazı: İran’ın gücü, ABD’nin açmazı

Hürmüz Boğazı artık sadece bir deniz yolu değil, doğrudan bir güç aracı haline gelmiş durumda. İran, bu boğazı açıp kapatarak dünya ekonomisini etkileyebiliyor. Bu da ona, askeri olarak ABD’den zayıf olmasına rağmen önemli bir avantaj sağlıyor. Bu yüzden bazı yorumcular Hürmüz’ü İran için “nükleer silah gibi” görüyor. Çünkü İran, savaşmadan bile büyük bir baskı kurabiliyor. Dünyadaki petrolün önemli bir kısmı (yüzde 20) buradan geçtiği için, boğazın kapanması herkesi etkiliyor.

ABD ise burada zor bir durumda. Güçlü olmasına rağmen boğazı zorla açık tutamıyor. Çünkü böyle bir hamle, bölgede daha büyük bir savaşı tetikleyebilir. Sonuç olarak ABD iki seçenek arasında sıkışmış durumda: Ya boğazın kapalı kalmasına katlanacak ya da daha büyük bir riski göze alacak.

Bu yüzden ne tam saldırabiliyor ne de geri çekilebiliyor. Bu durum da ABD için giderek zorlaşan bir “çıkmaz” anlamına geliyor.

ABD’nin deniz ablukası, İran’ı boğma hamlesi

Hürmüz’e karşılık ABD, Umman Denizi’nden başlayarak İran’a karşı geniş bir deniz ablukası uyguluyor. Amaç açık: İran’ın petrol satmasını ve ticaret yapmasını engellemek. Washington, İran limanlarına giren çıkan gemileri hedef alabileceğini söylüyor. Hatta bu kurallara uymayan gemilere müdahale edileceği açıkça dile getiriliyor. Yani ABD, sadece bölgede değil, uluslararası sularda da İran gemilerini baskı altına almaya çalışıyor.

İran ise buna çok sert karşılık veriyor. “Bize denizler kapanırsa, herkese kapanır!” diyerek sadece Hürmüz Boğazı’nı değil, Basra Körfezi, Umman Denizi ve Kızıldeniz’i de riske atabileceğini söylüyor.

Ortaya çıkan tablo şu: ABD denizden İran’ı sıkıştırmak istiyor, İran ise denizleri herkes için tehlikeli hale getirerek cevap vereceğini söylüyor. Bu da krizi büyütüyor. Artık mesele sadece Hürmüz değil, tüm bölge enerji ve  denizlerinin güvenliği haline gelmiş durumda.

Grafik, Aljazeera’dan alınmıştır.

İran’ın hesaplı tırmandırma doktrini

İran ise oldukça net bir strateji izliyor. Amaç, ABD’ye doğrudan savaş açmak değil; ona maliyet üretmek. Bu nedenle gerilim sürekli belli bir seviyede tutuluyor ama büyük bir patlamaya da izin verilmiyor. “Ben güvende değilsem hiçbiriniz güvende değilsiniz!” mesajı veriyor.

Tahran, erken bir ateşkese yanaşmayarak zaman kazanmayı tercih etti. Çünkü her geçen gün ABD’nin maliyeti artıyor. Bu da İran’ın müzakere masasında elini güçlendiriyor. Hürmüz’ün açılıp kapanması da bu stratejinin en görünür aracı.

İran’ın ortaya koyduğu “kontrollü geçiş” yaklaşımı, geçici bir kriz yönetimi değil, kalıcı bir düzen kurma çabası olarak görülmeli. İran artık açıkça şunu söylüyor: Bu boğazdan geçiş benim kurallarıma bağlı olacak.

Bu durum, Hürmüz’ün eski statüsünün fiilen ortadan kalktığını gösteriyor. Yani kriz bitse bile, boğazın tamamen serbest ve risksiz bir hat olması artık pek mümkün görünmüyor.

Sahadaki askeri gerçeklik

Savaşın başında “İran teslim oldu olacak!” denilerek, İran’ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde yok edildiği iddia edildi. Ancak sahadaki gerçekler farklı.

İran’da bir isyan çıkmadı, halk daha konsolide oldu ve İran’ın hâlâ ciddi bir füze ve drone kapasitesine sahip olduğu iddia ediliyor ve deniz trafiğini tehdit edebiliyor. Bu da şu anlama geliyor: ABD İran’ı zayıflatabiliyor ama etkisiz hale getiremiyor. Bu tür savaşlarda da asıl belirleyici olan bu. Yani savaş uzadıkça İran’ın avantajı artıyor.

Lübnan ve İsrail: İkinci basınç hattı

Lübnan cephesi bu krizin ikinci ayağı haline gelmiş durumda. İsrail’in bölgede saldırılarını sürdürmesi, İran’ın geri adım atmamasına neden oluyor. Bu da ateşkes ihtimalini zayıflatıyor. Trump’ın İsrail’i zaman zaman sınırlamaya çalışması, ABD içinde de bir görüş ayrılığı olduğunu gösteriyor. Ancak sahada İsrail’in bu sınırlamalara çok da uymadığı görülüyor. Bu da krizi daha karmaşık hale getiriyor.

Çin Faktörü: Sessiz dengeleyici

Bu süreçte en dikkat çekici aktörlerden biri Çin. Doğrudan sahada görünmese de, perde arkasında oldukça etkili. Pakistan üzerinden yürüyen diplomasi de büyük ölçüde Çin’in etkisiyle şekilleniyor.

Pakistan’ın arabulucu rolü, aslında Pekin’in daha temkinli ve dolaylı bir strateji izlediğini düşündürüyor. Çin bir yandan ABD’nin bu süreçte zayıflamasını isterken, diğer yandan enerji fiyatlarının kontrolden çıkmasını istemiyor. Bu nedenle kriz tamamen bitmesin ama büyümesin yaklaşımı öne çıkıyor.

Türkiye’nin kırılgan pozisyonu

Türkiye bu süreçte belirleyici bir aktör değil, hatta iki taraf içinde güven veren bir pozisyonda da görünmüyor. Ekonomik kırılganlıklar, yüksek enerji bağımlılığı ve dış politikadaki dalgalı çizgi, Türkiye’yi bu kriz karşısında zayıf bir noktaya yerleştiriyor.

“Bu kriz fırsat olur!” söylemi ise mevcut şartlarda oldukça iyimser kalıyor. Aksine Türkiye’nin bu süreçten ekonomik ve jeopolitik olarak etkilenmesi daha olası.

Ortaya çıkan tablo net: Bu bir zafer savaşı değil, bir yıpratma savaşı. İran zaman kazanıyor, ABD ise giderek daha fazla maliyet ödüyor.

Kısa vadede net bir çözüm görünmüyor. Hürmüz tamamen açılmayacak kadar elde önemli bir koz ve tamamen kapanmayacak kadar riskli. Bu nedenle süreç, uzun süreli ve kontrollü bir gerilim olarak devam edecek.

En kritik nokta ise şu: Bu savaş, ABD’yi doğrudan yenmekten çok onu zayıflatmayı hedefleyen bir stratejiye dönüşmüş durumda. Gidişat İran’ın bu hedefte önemli ölçüde ilerlediğini gösteriyor.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version