Firavun da “büyüyünce bozguncu olacaklar” diyordu. Hitler de. Ruanda’da onlara “hamam böcekleri” dediler. Bugün Türkiye’de bakan diyor ki: “Onlar teröristlerin çocukları, bana ne.” Tarih tekerrür etmiyor — aynı zihniyet farklı bir unvanla masaya oturuyor.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
“Onlar teröristlerin çocukları, bana ne!”
Evet evet bu cümle bir bakan ağzından çıktı. Hem de kendini ‘Müslüman’ olarak tanımlayan, yani günde en az 5 kez kıbleye dönüp Allah’a, “Rabbim beni doğruluktan ayırma!” diye dua eden birinin…
Türkiye Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, cezaevlerinde anneleriyle kalan 891’i bebek 4 binden fazla çocuğu bu sözlerle geçiştirdi. DEM Parti milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun aktardığı bu diyalog, çok daha derin ve çok daha tehlikeli bir zihniyetin yüzeye vurmuş hali adeta.
2025 yılı ortası verilerine göre Türkiye cezaevlerinde 12-18 yaş arası 4 bin 293 çocuk bulunuyor. Anneleriyle kalan bebekler ayrı. Bu sayıları bir kenara bırakarak asıl sormamız gereken soru şu: Bir iktidar, çocuklara bu zulmü nasıl reva görür? Hangi zihinsel mekanizma bunu mümkün kılar?
Cevap, tarihin en kanlı sayfalarında yazılı.
Tarih bize göstermiştir ki, zalim iktidarlar doğrudan katliama başlamaz. Önce bir şey yapar: Düşmanını insan olmaktan çıkarır.
Bu sürecin adı sosyal psikolojide “dehumanizasyon”dur. Hedef kitleye artık insan özellikleri atfedilmez. Onlar mikroptur, virüstür, kanserli hücredir, yabancı bir bedendir. Ve tıpkı bir cerrahın kanserli dokuyu keserken vicdan azabı duymaması gibi, iktidar da bu “temizlik” işlemini vicdan rahatlığıyla yürütür.
Bu mekanizma işlediğinde şu düşünce zinciri kuruluyor: Bunlar insan değil → Yaptıklarımız zulüm değil → Bu bir temizlik (ve hatta) → Biz dünyaya iyilik yapıyoruz!
Mahinur Özdemir’in o cümlesi işte bu zincirin son halkası. O cümle söylendiğinde bakan bir bebeğe bakmıyor; bir “terörist tohumu”na bakıyor.
Peki tarihin aynasına baktığımızda neler görüyoruz?
Firavun mesela: “Büyüyünce bozguncu olacaklar” diyordu!
Kur’an’ın anlattığı Firavun, İsrailoğullarının her doğan erkek çocuğunu katlettirdi. Gerekçe neydi? Bu çocuklar büyüyünce ona karşı çıkacak, düzenini bozacaklardı. Yani suç, henüz işlenmemiş bir suçtu. Mağdur, henüz doğmuş bir bebekti.
Firavun zalim miydi? Kendi gözünde hayır. O bir düzen koruyucusuydu! Kendini tehdit eden unsurları temizliyordu!
Hitler’in mantığı da çok farklı değildi esasen. Ona göre “Irk Temizliği” masumları da kapsardı!
Nazi ideolojisinde Yahudi çocukları ayrı bir kategori değildi. Onlar “Yahudi ırkının” taşıyıcılarıydı. Bugün öldürülmeseler bile yarın “tehdit” oluşturacaklardı. Auschwitz’e giden trenlerdeki çocuklar bu mantığın kurbanıydı.
Hannah Arendt bu zihniyeti “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla açıkladı. Katiller canavar değildi, tıpkı Mahinur Bakan gibi, sadece düşünmüyorlardı. Emirleri uyguluyorlardı. Karşılarındaki çocuğu insan olarak görmek için zihinsel bir emek harcamıyorlardı.
Ve Ruanda…
1994 Ruanda soykırımında Hutu iktidarı, Tutsileri “hamam böcekleri” (inyenzi) olarak tanımladı. Radyolar bu dili yaydı. Komşular komşularını, öğretmenler öğrencilerini katletti. Çünkü artık karşılarında insan görmüyorlardı, bir “böcek” olarak görüyorlardı.
Soykırımın en kısa ve en iyi tanımı buydu aslında: Önce dili öldürürsün, sonra insanı.
Gelelim günümüzün siyasal İslamcılarının portrelerine.
Erdoğan iktidarı bu mekanizmayı sistematik biçimde uyguladı. Dili takip edin: “FETÖ artıkları, virüs, sülük, haşarat, habis ur, hain tohumları, teröristler…”
Bu kelimeler tesadüfi değildi. Bunlar bir siyasi söylem değil, bir zihinsel zemin inşasıydı. Kamuoyunu hazırlama çalışmaydı. Bu zemin hazırlandıktan sonra şunlar mümkün hale geliyordu:
KHK ile 125.000 kişiyi ihraç etmek, çünkü bunlar “temizlenmesi gereken” unsurlardır. Gazetecileri yıllarca tutuklu yargılamak, çünkü bunlar “terörist” sözcüleridir. Yüzde 95 engelli bir çocuğun annesini serbest bırakmamak, çünkü annesi “teröristtir.” 891 bebeği cezaevinde tutmak, çünkü bunlar “teröristlerin” çocuklarıdır.
Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun anlattığı Venhar Can vakasına bakalım…
Edirne Cezaevi’nde tutuklu bir anne. Mahkûm bile değil, yani suçu henüz mahkemece sabit görülmemiş. 11 yaşında, yüzde 95 zihinsel engelli bir çocuğu var. Mahkûm olsa infaz ertelemesiyle çıkacak; ama tutuklu olduğu için çıkamıyor. Adalet Bakanlığı ilgilenmez, Aile Bakanlığı ilgilenmez.
Peki kim ilgilenir?
Hiç kimse! Çünkü bu çocuk, bu devletin gözünde insan değildir.
Masum diye bir şey yoktur!
İşte tam da burada en kritik noktaya geliyoruz. “Hadi diyelim annelerini terörist kabul ettiniz ama çocuklar masumdur!” argümanı, bu zihniyetle çürütülemez. Çünkü bu zihniyet “çocuklar masumdur” önermesini kabul etmez. Firavun için Musa’nın annesi de, Musa’nın kendisi de birer tehditti. Hitler için Yahudi bir anne de Yahudi bir bebek de aynı “ırk tehlikesi”ni taşıyordu.
Mahinur Özdemir için “teröristin çocuğu” da zaten potansiyel bir teröristtir. Bu mantıkta suç kalıtsaldır. Kan aktarılır. Nesil kirlenir. Bu, modern hukuk anlayışının, insan haklarının, çocuk haklarının ve sağduyunun reddinden başka bir şey değil. Apaçık bir ortaçağ zihniyeti!
Dahası bu bir soykırım mantığı…
Tarih bize şunu öğretiyor; bir iktidar çocuklara zulmetmeye başladığında, düşmüş demektir. Kurtarılamaz biçimde bozulmuş demektir. Çünkü çocuk, medeniyetin en savunmasız ve en saf simgesidir. Ona uzanan el — hangi gerekçeyle uzanırsa uzansın — barbarlığın elidir.
Venhar Can’ın yüzde 95 engelli oğlu bugün annesiz büyüyor. Cezaevlerindeki binlerce bebek bugün demir parmaklıkların ardında ilk adımlarını atıyor. 4 bin 293 çocuk bugün gençliğini hücrelerde harcıyor.
Bunlar rakam değil. Bunlar isim. Bunlar hayat yahu hayat! Bunlar yüz. Bunlar gelecek.
Ve bu ülkede bir bakan bunlara bakıp “Bana ne!” diyebiliyorsa sorulacak asıl soru şu olmalı: Yarın bu zulmü reva görenler yani siz aynı duruma düştüğünüzde biz de aynı onların yaptığı (zalimlerin) gibi yapacak mıyız?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

