PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Hukuk, devletlerin meşruiyetlerinin temelini oluşturur. Keyfiliğin engellenmesi ise hukuk-devlet denkleminde en önemli sabitedir. Bu bağlamda iki temel gereklilik ortaya çıkar. İktidarın gücünün sınırlanması (1) ve iktidarın gücünün denetlenmesi (2). Birincisi devlet tasarımına (dizaynına) ilişkin bir sorunsalken, ikincisi yürütmenin başka bir güçle (erkle) veya güçlerle (erklerle) dengelenmesine ilişkindir.
Otoriter rejimler bu devlet kuramını altüst ederek kendi modellerini oluştururken aralarındaki tüm ideolojik farklılıklara karşın bir noktada birleşiyorlar: Zulüm.
Hukuku egemenin iradesine indirgeyen – hukuku siyasetin köpeği olarak gören – zihniyet hukuk devletinin antitezinin de yaratıcısıdır. İster Nazi veya faşizm ideolojilerinin uygulamaları, mutlak eşitlik idealini aletselleştiren ister sınıf diktatörlüğü, ister İslam soslu teolo-faşizm, ister Güney Afrika modeli beyaz üstünlükçü Apartheid rejimi (örnekleri çoğaltmak mümkün!), tümünün her türlü farklılığa rağmen ortak paydaları hukukun siyasetin uzun kolu haline getirilmesidir. Hukuk bu tür rejimlerde bir tür dekorasyondur. Siyasilerin veya yürütmenin yargısal denetimden muaf olması onu mutlak güç haline getirir ve bundan asla iyi sonuçlar çıkmaz.
Hukuk devletinin fikirsel temelleri çok gerilere gider. Bu 2 bin 500 yıllık bir serüvendir. Aristo Politika’da hukukun insanların değil yasaların egemenliği olması gerektiğini savunmuştu. Tek lider egemenliğinin hukuku kapsaması yasaları keyfi hale getirir. Mutlak monarşilerin ilk despotizm formu olarak ortaya çıkması ve hukuk devletinin mutlak gücün denetlenmesi ve yasalara tabi kılınması şeklinde evrim geçirmesi bundandır.
Bu aslında neden konunun evrensel nitelik arz ettiğinin de bir açıklaması olsa gerektir. Çünkü mutlak gücün insanların özgürlüklerini baltaladığı toplumlar ve çağlar arası düzlemlerde bir vakıadır. Dünyanın neresine giderseniz gidin ya da hangi tarihsel dilime bakarsanız bakın, matematiksel bir gerçeklik ifadesi gibi, hukuk ve siyaset arası denklemde hukukun siyasetin uzun kolu olduğu otoriter rejimlerde mutlaka acıların, baskının ve zulmün tezahür ettiğini gözlemlersiniz. “İyi kral” dönemleriyse istisnadır. Asla geneli temsil etmez.
Locke bize doğal hakların devredilemez olduğunu öğretir. Yaşam, özgürlük, mülkiyet gibi insan hakları bakiyesinin en başta gelen kalemleri siyasi iktidar tarafından ne olursa olsun sınırlandırılamaz. Otoriter rejimler ise bunun tam tersini savunur. Güvenlikleştirilmiş bir siyaset sahnesi imal ederek istemediklerini kontrol ede geldikleri sahte hukuk üzerinden bertaraf ederler.
Anayasaları bir kâğıttan ibarettir ve delinmek için vardır. Yargıyı ele geçiren bu rejimler sınırlı hükümet, hukukun üstünlüğü vb. anayasal mimari unsurlarını reddeder. Muhalefeti ise biti kanlandığı anda ‘terörist’ diye ezer. Locke böyle bir devletin meşruiyetini yitirdiğini tespit ederken, günümüz mukayeseli siyaset uzmanlarının çoğunun minimalist demokrasi tanımlarını da geçmişten yere vurur. Seçimler ve kısmi özgürlükler yarı demokrasilerin elde ettiği demokratik sıfatının altındaki meşruiyet halısını çekmeye engel olamaz.
Rousseau bile özgürlüğün var olan yasaların çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor. Bu durumda iktidar da yasalardan koptuğu anda özgürlüğün anti tezine çalışan ceberut bir mekanizmaya dönüşüyor. Bunun cumhuriyetler için de geçerli olması Türkiye aydınlarının ıskaladığı bir durumdur ve oldukça ideolojik nedenlere sahiptir. Türkiye despotik cumhuriyetçi temellere sahip ve bunun dönüşümünü engelleyen tek adam kültünden muzdarip bir ülke olarak tümüyle anti özgürlüğe açık bir devlet ola geldi. Locke tarafından oturtulan doğal hakların devredilemezliği ilkesi Türkiye siyasal kültürüne tamamıyla yabancıdır.
Montesquieu de Yasaların Ruhu’nda güçler ayrılığını öne çıkartırken, yürütmenin yasama ve yargı tarafından dengelenmediği sistemlerin tiranlığa kayacağını kuramsallaştırır. Tüm gücün tek elde toplandığı rejimlerde lider fiilen eğer tüm yargısal sürecin başlangıcı ve sonuysa, burada meşruiyet olamaz. Bu sistemi külliyen ret ve buna karşı sivil itaatsizlik (direniş) meşrudur. Böyle bir sistemde demokratik çoğunluk yönetiminden medet ummak boştur ve kandırmacanın tuzağına düşmekten başka bir şey olamaz.
Weber ise meşru şiddet tekeli olarak gördüğü devleti rasyonel-bürokratik esaslara bağlı olmakla bağlantılı kılar. Otoriter rejimlerde bu esas olmadığından keyfilik ve ideolojik meşrulaştırma arkasına kamufle olmuş zulüm makinesi istisna değildir.
Antik Yunan’dan günümüze felsefi ve kuramsal miras antidemokratik ve insan haklarını hiçe sayan otoriter rejimleri teorik olarak çürütüyor. Ampirik gözlemlerimiz de uygulamada da bu rejimlerin baskı ve zulümlere mutlak surette sebep olduklarını yüzlerce vaka örneğiyle gözler önüne seriyor.
Hukukun üstünlüğü olmaksızın iktidarı sınırlandıramıyorsunuz. Bu nedenle hukuk devleti kaçınılmaz evrensel normdur ve bunun haricinde ikinci bir yol yoktur. Hukukun anayasal devlet mimarisinde ise iktidarın mutlak egemenliği olamaz. İktidar hukuka tabidir ve denetime açıktır. Hukukun temelleri ise insan haklarına dayanmak durumundadır.
Bireyin korunması devlet teorisinin ana sorunsalıdır. Demek ki devletlerden bireyi korumak gerekiyor. Bunun yolu devletin meşru tezahürü olan hukuk devletidir.
Türkiye bir hukuk devleti değildir.
Şimdi noktaları lütfen kendiniz birleştirin.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

