CUMALİ ÖNAL | YORUM
ABD ve İsrail’in — daha doğrusu Donald Trump ile Benjamin Netanyahu’nun — İran’a karşı başlattığı savaş altıncı gününde. Başkent Tahran başta olmak üzere ülkenin neredeyse tamamı ağır bombardıman altında. Savaş uzarsa, koskoca bir ülkenin ikinci bir Gazze’ye dönüşme ihtimali artık uzak bir senaryo değil. İran Kızılayı’na göre hayatını kaybedenlerin sayısı şimdiden 800’e yaklaştı.
Dünya kamuoyu Amerikan kamuoyu gibi Trump’ın bu savaşı hangi gerekçeyle başlattığına dair tatmin edici bir cevap alabilmiş değil. Bu yüzden ABD ve İsrail dışında açık biçimde savaşın içinde yer alan üçüncü bir ülke yok. İran füzeleri ve dronlarının hedefi haline gelen Körfez ülkeleri bile — gerekçeleri İran’dan çekinmeleri olsa da — misillemeye girişmiyor.
Trump’ın kendi açıklamaları ise birbiriyle çelişiyor. Birgün İran’ın ABD için büyük bir tehdit olduğunu söylüyor, ertesi gün İsrail’i korumak zorunda kaldıklarını dile getiriyor. Kimi zaman hedefin İran’ın konvansiyonel ve nükleer kapasitesini yok etmek olduğunu savunuyor, kimi zaman rejim değişimine işaret ediyor. Gerekçe sürekli değişiyor.
Çatışmanın hem uluslararası normlar hem de Amerikan yasaları açısından tartışmalı, hatta illegal olduğu yönündeki değerlendirmeler işin bir diğer boyutu.
‘Öngörülemezliği’ bir strateji olarak kullanan Donald Trump için savaşın uzaması ve Amerikan kayıplarının artması ciddi bir siyasi baskı anlamına gelecektir. Kasım ayındaki ara seçimlerde bir yenilgi yaşaması tüm planlarını altüst edebilir.
Aynı durum savaşı birlikte yürüttüğü Benjamin Netanyahu için de geçerli. Ekim ayında seçim var. Bu savaştan istediğini elde edememesi halinde, yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hapse girme ihtimali dahi söz konusu olabilir.
Yıllardır süren yaptırımların ağırlaştırdığı ekonomik kriz ve ocak ayındaki, binlerce kişinin öldüğü protestolar nedeniyle İran rejimi belki de en kırılgan süreçlerden birinden geçiyor. Buna rağmen yalnızca hava saldırılarıyla, on yıllardır ülkenin tüm hücrelerine yerleşmiş bir sistemi kısa sürede devirmek gerçekçi görünmüyor.
Tüm bunlara ek olarak öldürülen Ali Hamaney’in yerine oğlu Mücteba Hamaney’in ‘yüce lider’ veya Türkçe tanımlamasıyla ‘dini lider’ seçilmesi durumunda Devrim Muhafızları ipleri tamamen ele almış olacak. Zaten şu ana kadar muhalif gösterilerin düzenlenememesi de Devrim Muhafızları’nın tüm köşe başlarını iyi tuttuğunu ve muhtemel bir savaşa hazırlıklı olduğunu gösteriyor.
Mevcut tabloya baktığımızda askeri gücünü rakiplerine karşı kullanmaktan, hatta müttefiklerini dahi tehdit etmekten çekinmeyen Trump’ın uzun soluklu bir savaşa niyetli olduğunu söylemek pek mümkün değil.
Dolayısıyla planlarının beklenen sonucu vermediğini görmesi onu daha da agresifleştirebilir; ya da başta Ali Hamaney‘in öldürülmesi ve bazı silahların imha edilmesini bir başarı hikâyesi gibi sunarak ve oldukça zayıflamış İran’dan da bazı tavizler alarak savaşı sonlandırmayı tercih edebilir.
Savaşın pek konuşulmayan kısmı ise Körfez ülkeleri yani Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman. Savaş uzadıkça en ağır faturayı ABD ya da İsrail değil, doğrudan hedef tahtasına oturan ülkeler ödüyor — ve ödemeye devam edecektir.
Artık ne yöne evrileceği tam olarak kestirilemeyen savaşta İran’ın fırlattığı binlerce füze ve dronun çok büyük bir kısmı İsrail ya da Amerikan hedeflerinden çok bu ülkeleri vuruyor. Bu da son çeyrek yüzyılda inşa ettikleri “Bölgesel kaosun ortasında istikrar adası”, “Sermaye için güvenli liman”, “Küresel lojistik ve finansman merkezi”, “Risklerden arındırılmış yatırım alanı” gibi söylemler inandırıcılığını kaybedebilir.
Her ne kadar güçlü rezervlere sahip olsalar da ekonomileri dışa açık ve oldukça kırılgan, çünkü turizm, finans ve enerji ihracatı ekonomilerinin temelini oluşturuyor ve bu üçlü savaş ve krizlere karşı çok korkaktır.
Özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Katar’ın inşa ettiği devasa suni adalar, gökdelenler, finans merkezleri bir anda boşalabilir. Yatırımcı algısının bozulmaya başlaması bu ülkeleri bir anda 50 yıl geriye götürebilir.
Amerikan şemsiyesi altındaki bu rejimlerin maruz kalacakları muhtemel güçlükler, bu ülkelerdeki güçlü Şii toplulukları da harekete geçirebilir. Başta Bahreyn olmak üzere tüm Körfez ülkelerinde ciddi bir Şii azınlık yaşıyor.
Ayrıca Amerika’ya olan güven ve ev sahipliği yaptıkları Amerikan üsleri de sorgulanabilir. Bu ise Körfez ülkelerini başka arayışlara itebilir. Bu senaryoda şüphesiz İsrail de daha büyük bir risk altına girebilir, çünkü özellikle BAE İsrail’in İslam dünyasındaki ortağı şeklinde hareket ediyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

