YÜKSEL DURGUT | YORUM
Gökyüzünden bakınca her şey basit görünür. Ama yeryüzünde, özellikle Ortadoğu’da mesele sanıldığı kadar basit değildir. Gerçek çoğu zaman tek bir ayrım üzerinden kurulur: Biz ve onlar!
Bir şehir bombalanır, adı ‘güvenlik gerekçesi’ olur. Aynı sahne, başka bir şekilde anlatıldığında ‘direnişe’ dönüşür. Sözcükler değişir ama manzara hep aynı kalır: Enkaz, siren, sessizlik...
Savaşın dili, bombalar atılmadan çok önce yazılır. Bugün İran semalarında uçuşan füzeler, çok daha önce, arka planda masa başında kurgulandı. Haritaların başında oturanlar için şehirler nokta, insanlar sayı oldu. Olaylar öylesine basitleştirilir ki, sanki bir çocuğa anlatılıyormuş gibi: Adına “istikrar” ve “tehdit” denildi.
Böyle kurulan bir denklemde, sorgulama imkânsız hale gelir. Bir toplum ‘tehdit’ olarak kodlandığında, artık onunla ilişkili tüm yollar başka tarafa yönelir.
Mevzu, siyasetin konusu olmaktan çıkar. Güvenliğin meselesi haline gelir. Ve güvenlik söz konusu olduğunda, etik ve sınırlar ortadan kalkar. İnsanlar artık muhtaç değil, hedef olarak görülür. Modern savaşın kullanılan en eski hilesi budur: “İnsanları doğrudan hedefe yerleştirmek.”
İran yıllardır bu çerçevenin içinde tek boyutlu bir tehdit olarak anlatıldı. Tek renkli, tek sesli, tek boyutlu bir tehdit. Bu anlatım o kadar çok tekrarlandı ki, arkasındaki tarih bir anda silindi: Müdahaleler, darbeler, uzun savaşlar… Hepsi dipnota dönüştü.
Anlatılan hikâye ne kadar basitleştirilirse, şiddeti meşrulaştırmak o kadar kolay olur. Bu aynı mantık Filistin’de de işledi: Dünya iki kutba ayrıldı. Bir tarafın ‘korkusu mutlak’, diğer tarafın ‘varlığı sorunlu’ gösterildi. Hukuk askıya alındı, vicdan ertelendi, gerçekler yer değiştirdi.
Ama bu ‘öteki’ sadece gerçeği çarpıtmaz; savaşı mümkün kılar. ‘Onlar’ dediğiniz anda, karşı tarafın acısı sizin sorununuz olmaktan çıkar. Elbette İran yönetimi despotik, buna karşıyım. Ama 92 milyonluk bir ülkeyi yok saymak da hiç adil değil.
Bu mekanizma Türkiye’de de işliyor. İnsanlar, siyasi veya dini etiketlerle kodlanıyor; ‘F.TÖ’ denilerek ötekileştiriliyor. Masumiyetin ölçüsü, yaftanın gücüne bağlanıyor. Bir grup, devletin ve toplumun hafızasında ‘tehdit’ olarak işaretleniyor. Tartışmalar gözlerden uzak tutuluyor, kahve köşelerine taşınıyor ve sistematik baskıya dönüşüyor.
Yine de İran’ı sadece kurban olarak görmek insafsızlık olur. İçeride baskı, dışarıda gerilim üzerine kurulu bir düzenin sorumlulukları var. Ama bu gerçek, başka bir gerçeği silmez: Yıkım, özgürlük getirmez…
Bugün olan biten sadece bir savaş değil; kimin insan sayılacağına karar verilen bir eşik. Dünya hâlâ aynı eski dili konuşuyor: ‘Biz’ ve ‘onlar’. Ama o masalların altında kalanlar için fark yok. Filistin’de enkazın altında bir çocukla, sokakta susturulan bir genç arasında ideolojik mesafe yok. İkisi de başkalarının çizdiği sınırların içinde eziliyor.
Bu anlatılanlarda insanın adı yok. Sadece yeri var. Kimin tarafında durduğuna göre değeri değişir. Birinin ölümü yas, diğerininki istatistik olur. Önemli olan kimin öldüğü değil, kimin öldürdüğüdür. Yani sadece bir rakamdan ibarettir. Ve kimse bunda çelişki görmez. Herkes kendi rakamına bakar.
Ve biz hâlâ, kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar veren masallara inanıyoruz. Birilerinin ötekileştirilmesini, düzenin gereği olarak kabul ediyoruz. Yazık…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

