DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU | YORUM
Esad Efendi’nin sorgusu, Menemen Olayı’na iştirak edenler ve Laz İbrahim Hoca’nın sorgusundan sonra başlamış, öncelikle tekkelerin ve tarikatların yasaklanmasından sonra faaliyetlerine devam edip etmediği sorgulanmıştır.
Esad Efendi yasak sonrasında ikametini Erenköy’deki köşküne nakletmiş ancak ziyaretçileri eksik olmamıştı. O ifadesinde; ziyaretçilerinin eski müntesipleri olduğunu, bazılarının da yatılı kaldıklarını söylemiş ve misafir ağırlamaya yetecek miktarda imkanının olduğunu (beş çiftlik), şeyhlik yasaklandıktan sonra tarikatla ilgili faaliyeti olmadığını sadece “nasihat etmeyi” tercih ettiğini söylemiştir.
Harp Divanı başkanı Mustafa Paşa, Esad Efendi’ye önce tarikatla ilgili sorular sormuş ardından mektuplaştığı kişilerle ilgili sorular yöneltmiştir. Bunlar arasında Esad Efendi’nin Mısır’da olup “Vehip Paşa’nın oğluna ders verdiğini” söylediği “Hindistanlı Sadık” adında birisi de vardır. Esad Efendi bu kişide “muvakkat cinnet” olduğunu söylemiştir. Ayrıca mektupta “Kıtmirül bab-muhtemelen Kıtmirü’l Aktab)” ifadesinin neden kullanıldığı sorgulanmıştır. Aslında bütün gayret, şeyhin tarikat faaliyetlerine devam ettiğine dair deliller bulmaktır.
Sorgulamada ardından şeyhin kızı Saadet Hanım’ın Emire Hanım’a yazdığı mektup okunmuştur. Ayrıca Esad Efendi’nin Bulgaristan Müslümanlarına gönderdiği dini kitaplar gündeme gelmiştir. Böylece tarikatların yasaklanmasına rağmen faaliyetlerin devam ettiği ispatlanmaya çalışılmıştır.
İBRAHİM HOCA BAĞLANTISI
Elbette en önemli husus, Laz İbrahim Hoca bağlantısıdır. Dolayısıyla Esad Efendi’nin sorgusunda bu konu önemli bir yer tutmuştur. Mektuplar bu bağlantıyı ispatladığından Esad Efendi; İbrahim Hoca’yı “niyetinde halis bildiğini, hizmetinde acullük yaptığından nasihat ettiğini” söylemişse de ardından oğlu Mehmet Ali devreye girme ihtiyacı duymuştur.
Mehmet Ali, “Efendi Hazretleri” dediği babasının rahatsız olduğundan soruları tam olarak ihata edemediğini, izin verilirse kendisinin cevap vereceğini ifade etmiştir. Ardından da İbrahim Hoca’ya, “tarikat namıyla ders veriyorsan katiyen olmaz. Hükümet menetmiştir” dediğini ilave etmiştir.
Mahkemede Mustafa Paşa zaman zaman bazı yorumlar getirme ihtiyacı duymuştur. . Örneğin, “Her Müslüman Allah’ını tanır, peygamberini tanır ve kendi kendine ibadet eder… Ayrıca öteye beriye Evrad-ı Esadiye tevzi etmeye neden lüzum görüyor” demiştir. İbrahim Hoca buna karşılık “bu köylüler namaz kılmayı bilmez. Hatta Allah İstanbul’dadır diyenler vardı” ve “… Nakşibendi olanlar Hükümete sadık kimselerdir… Esad Efendi de kırk beş senedir hükümetine sadık kalmıştır…” sözleriyle savunacaktır.
İbrahim Hoca’nın diğer savunması; tarikat yasak olsa da vaaz ve nasihatin yasak olmadığı, hükümetin “zaten birçoğunda esrar içilen tekkeleri” kapatmakta haklı olduğu şeklindedir. Ancak Mustafa Paşa, tarikatların ve “dört yüz senelik Türk tarihi tetkik edildiğinde” Nakşibendilerin “zavallı saf Müslümanları” zehirlediği kanaatindedir ve örnek olarak da yine Nakşibendi olan Şeyh Sait’i örnek verecektir.
Mustafa Paşa ardından Esad Efendi’ye “Abdülhamid’in kendisini niye sürgün ettiğini” soracaktır. Şeyhin cevabı, Muhiddin Arabi’nin “Kenzü’l İrfan” adlı eserini meşihatın onayıyla ulema sınıfına bir yıl okuttuğunu ancak Abdülhamid’in evhamından dolayı kendisini Erbil’e sürgün ettiğini ve Sultan Reşad döneminde İstanbul’a dönebildiği şeklinde olmuştur. Şeyh, daha sonra da Erbil’de yaşayan oğlunun İngilizler aleyhine olan faaliyetlerinden bahsetmiştir.
Mustafa Paşa’nın amaçlarından birisi Esad Efendi’nin yasak olmasına rağmen çeşitli yerlerle irtibat kurarak tarikat faaliyetlerini devam ettirdiğini ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla, sadece Manisa ve Menemen değil Konya ve Hendek’le alakalı sorular da yöneltecektir.
Esad Efendi ile ilgili olarak tutanaklarda şöyle bir ifade yer almaktadır: ‘Bu sırada Şeyh Esat Efendinin verdiği tahrirî izahat ve ifadatını havi mektup okutturuldu.
Reis: Şeyh Efendi; ifadenizi dinledim bu mektubu da alıkoyacağım. Evrakı tetkik ederken yine okuruz’.
Buna karşılık tutanaklarda şeyhin verdiği ifade yer almamaktadır. Muhtemelen şeyh, yaşından da kaynaklanan rahatsızlıkların etkisiyle uzun süre konuşmak yerine bu şekilde bir yolu tercih etmiştir.
Mahkemedeki sorgulamalar dokuz gün devam ettikten sonra savcı mütalaasını açıklamış ve ardından maznunların son sözleri sorulmuştur. İlk olarak söz alan Şeyh Saffet Efendi hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve Mehdi Mehmet’e mektup göndermediğini söylemiştir. Ayrıca olay günü Mehdi Mehmet’le selamlaşmadığını da eklemiştir.
Son sözler aşamasında konuşanlardan birisi de Esat Efendi’nin oğlu Mehmet Ali olmuştur. Mehmet Ali; Cibali Tütün Fabrikası’nda “enfiye mütehassısı” olarak çalıştığını, babasıyla bir alakası olmadığını, zikir ve ayinlerden haberi olmadığını, İbrahim Hoca’nın kendisini dinlemediğini ve Nalıncı Hasan’ı da tanımadığını söylemiştir.
El çırpmakla itham edilen Jozef de olay sırasında dükkanının önünde olduğunu ve sonra evine gittiğini ve dışarı çıkmadığını söyleyecektir. Benzer şekilde Bozalan’dan Fatma Kadın da böyle şeylerden haberi olmadığını ve haksız yere hapiste olduğunu söylemiştir. Diğer kadın mahkûm, asi Mehmet Emin’in kardeşi Nahide Fatma da suçsuz olduğunu ifade etmiştir.
Şeyh Esad Efendi de son söz olarak; kendisinin altmış seneden beri “ibadet ve taat ile” meşgul olduğunu, hükümete her zaman itaat ettiğini, “hükümet zikretmeyeceksiniz, tarikat neşretmeyeceksiniz” dese de “misafir kabul etmeyeceksiniz, nasihat etmeyeceksiniz, kapınızı kimseye açmayacaksınız” demediğini söylemiş ve hakkındaki iddiaların ispatlanmadığını ilave etmiştir.
Sait Erbilli
Hapishane hayatı ve mahkeme sürecinin, bu sırada seksen üç yaşında olan Esad Efendi’yi çok yıprattığı anlaşılmaktadır. Esad Efendi bu nedenle; “burada rahatım yok, uykum yok, ailesiz yaşayamam, perişan oldum. Merhametinize iltica ediyorum” ve “… bizim tercüme-i halimizi ekâbir bilir, onlardan sorunuz… ben pirifâni bir adamım, elimden bir fenalık gelmez” diyecektir.
Mahkemede son sözler alındıktan sonra savcı mütalaası okunmuş ve savcı, olaya doğrudan karışanlar için 1 Mart 1926 tarihli Türk Ceza Kanununun146. Maddesine göre ceza talep etmiştir. Bu madde, Anayasa’yı tamamen kaldırma veya değiştirmeye yönelik suçlarla ilgili cezaları düzenlemektedir.
Diğer yargılananlar için de çeşitli cezalar talep eden savcı, “Menemen faillerini yetiştirdiğini ve halkı tarikat maskesi ile iğfal ettiği” iddiasıyla Nakşibendi tarikatı şeyhi Esad Efendi, onun halifesi Laz İbrahim Hoca ve şeyhin oğlu Mehmet Ali’nin tarikat faaliyetlerini sıralamıştır.
Laz İbrahim’in Esad Efendi’nin halifesi olarak tarikatı yaymak için yaptığı faaliyetleri anlatan savcı, İbrahim Hoca’nın şahsi evrakı ve Esad Efendi ile olan mektupları delil olarak göstermiştir.
İbrahim Hoca hakkındaki diğer iddia ise çeşitli toplantılar yapması ve Erenköy’de Şeyh Esad Efendi’yi ziyaret etmesidir. Ancak toplantılar, tarikat faaliyetleri şeklinde olup zikir yapılıp sohbet edilmiştir. Burada esas delil olarak Menemen olayı faillerinin “maznun hocalarla” bir şekilde irtibatlı olmaları öne çıkmıştır.
Özellikle bazı hocaların Esad Efendi’yi ziyaret etmeleri, Nalıncı Hasan’ın Erenköy’deki köşkte iken “duyduğunu iddia ettiği” konuşma, olayı teşvik edenler olarak Nakşibendilerin gösterilmesini sağlamıştır. Savcıya göre “bu şebeke bu delâille asileri bünyesinden çıkarmıştır”. Esad Efendi ise “halife olma sevdasına düşmüştür”.
Yargılamalar sonunda 32 kişi idama, 5 kişi 24 yıl hapse, 1 kişi 12 yıl hapse, 6 kişi 10 yıl hapse, 14 kişi 3 sene hapse, 17 kişi de bir sene hapse mahkûm olmuştur. İdam cezası verilen Esad Efendi ve Göriceli Abdülkerim Efendi TBMM’nin onayından önce vefat etmişti. Bu iki kişiye ilave olarak Manisa’nın Paşa Köyü’nden Kâhya Ahmet oğlu İsmail ve Manisa’dan Terzi Talat’ın cezaları TBMM tarafından iki yıl hapse çevrilmiştir. Ancak ilginç bir şekilde bu kararlara dair hiçbir gerekçe gösterilmemiştir.
ESAD EFENDİ’NİN OLAYLA İLGİSİ VAR MI?
Tutanaklara göre Esad Efendi ile ilgili suçlamalar şu şekilde özetlenebilir:
Tekke ve tarikatlar yasaklandığı halde Nakşibendilik faaliyetlerini sürdürmek,
Menemen olayıyla alakalı başta İbrahim Hoca olmak üzere bazı kişilerle irtibat halinde olmak,
Bu faaliyetlerle Mehdi Mehmet’i dolaylı yoldan azmettirmek.
Mahkeme, bu suçlamalar için delil olarak da şu hususları göstermiştir:
Başta Laz İbrahim Hoca olmak üzere bazı kişilere yazılan mektuplar,
Oğlu Mehmet Ali’nin, İbrahim Hoca için “tehlikeli biri” ifadesini kullanması ve ayrıca babasına “bu adamla temas etme” dediğini ifade etmesi,
Nalıncı Hasan’ın Erenköy’deki köşkte kapı arkasından duyduğunu ifade ettiği konuşma.
Görüldüğü gibi gerek suçlamalarda gerekse deliller arasında Esad Efendi’nin Menemen Olayı’nı doğrudan planladığına dair bir delil yoktur. Ancak özellikle Laz İbrahim Hoca üzerinden bir bağlantı kurulmaya çalışılmış ve “azmettirici” olmakla suçlanmıştır.
Esad Efendi mektuplar için mahkeme başkanına şöyle savunma yapacaktır: “Mektuplarda sarih mana vardır. Siz zımnen mana çıkarıyorsunuz. Sarahat varken zımna hacet yoktur.”
Laz İbrahim Hoca’nın Manifaturacı Osman başta olmak üzere bazı evlerde yaptığı toplantılara Menemen Olayı’na karışan bazı kişilerin de katılmış olmaları, isyana hazırlık aşaması olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu toplantılarda isyanın planlanmasıyla ilgili konuşmalar yapıldığına dair bilgi yoktur.
Ayrıca gerek İbrahim Hoca gerekse Osman Efendi’nin Mehdi Mehmet’le doğrudan bir teması olmadığı gibi buna dair somut bir delil de gösterilmemiştir. Bu iddiaların birçoğu Nalıncı Hasan’ın şahitliğine dayanmaktadır.
Yargılamalarda “tanık” değil “sanık” olsa da önemli bir figür olarak öne çıkan ve bugünkü ifadeyle “itirafçı” denebilecek kritik kişi Nalıncı Hasan’dır. Hasan; Esad Efendi, Laz İbrahim Hoca ve bazı toplantılardan hareketle Nakşibendilik faaliyetlerinin devam ettiğini, Şeyh Esad Efendi’nin evine gittiğini ve burada bazı konuşmalara şahit olduğunu, çeşitli yerlerde gizli toplantılar yapıldığını söyleyerek ve isyan hazırlığı aşamasındaki bazı kişilerle ilgili bilgiler vererek yargılamanın seyrini belirleyen önemli bir aktör olmuştur. Bunun karşılığı olarak da idam yerine yirmi dört yıl hapis cezası almıştır.
Altı esrarkeşin başlattığı olayın bu noktaya gelmesinde en büyük ihmal, kuşkusuz Yüzbaşı Fahri Bey’in müdahalede geç kalmasıydı. Olaya müdahale etmek yerine hükümet konağına giden Fahri Bey, Menemen’deki 3. Alay’dan yardım istemiş, İzmir Valiliği’ni bilgilendirmişti. Kubilay’a da beklemesi için emir gönderilmişti. Ancak bu haber genç asteğmene ulaşmayacaktır.
Fahri Bey (dönemin gazetelerinde ismi Fahreddin Bey olarak geçmektedir) olayın “komplo” olarak değerlendirilmesindeki en önemli faktörlerden birisidir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi hakkında hiçbir işlem yapılmadığı iddiası doğru değildir. Fahri Bey, görevindeki ihmali nedeniyle sorgulanmış ve sonra da tutuklanmıştır.
Genel kanaat, başlangıçta yapılacak müdahale ile olayın büyümeden önlenebileceği şeklindedir. Ancak Fahri Bey çok pasif kalmış ve iyi bir kriz yönetimi gösterememiştir. Hatta onun ateş etmek isteyen askerlerine “bu sizin bileceğiniz iş değildir” dediği iddia edilmektedir (Vakıt, 31 Aralık 1930, s. 5).
29 Aralık 1930 tarihli Vakıt gazetesinin manşeti, “Menemen Jandarma Kumandanı tevkif edildi” şeklindedir. Yine gazete haberlerine göre, Kaymakam Cevdet Bey de aynı nedenle merkeze alınmıştır. Gazete bu haberini Anadolu Ajansı’na Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın beyanatına dayandırmaktadır (Vakıt, 29.12.1930, s. 2, 31,12.1930, s. 4).
3 Şubat 1931 tarihli gazetelerde hem kaymakamın hem de yüzbaşının Divan-ı Harp’te yargılanmalarına başladığına dair haberler yer almıştır. Yargılamada suçu sabit görülen Yüzbaşı Fahri Bey ve Yüzbaşı Mehmet Ali Bey’in yargılamalarına 1. Kolordu Askeri Mahkemesi’nde devam etmesi kararlaştırılmıştır.
Menemen yargılaması, üyelerinin TBMM tarafından seçildiği İstiklal Mahkemelerinde değil Divan-ı Harp’te yani bir sıkıyönetim mahkemesinde yapılmıştır. Tutanaklardan, mahkemede avukat da bulunmadığı görülmektedir. Mahkemede toplam altı kadın yargılanmış ve hepsi de beraat etmiştir.
Mahkemedeki en küçük sanık olan 17 yaşındaki Giritli Küçük Hasan ve 65 yaş üstü olan Esad Efendi, Harputlu Ömeroğlu Mehmet ve Laz Mehmet Ali Hoca yirmi dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
Mahkeme başkanı Mustafa Paşa’nın tavrına bakıldığında genelde çok otoriter olduğu, konuşmaları sık sık kestiği, bazen çok sert konuştuğu, zaman zaman da kararın adil olacağı vurgusu yaptığı görülmektedir. Hatta bir defasında sanıklara “Doğru söz söylemeyen kaybeder. Sermaye-i müdafaanız hep yalandan ibarettir” diyecektir.
Kubilay Asteğmen
Menemen Olayı sadece altı kişinin organize ettiği bir olaydı. Bu kişiler de cahil ve sık sık esrar kullanan kişilerdi. Hadise büyük bir isyan olmamasına karşılık Asteğmen Kubilay’ın öldürülmesi ve özellikle de kafasının kesilmesi, tek parti iktidarının çok büyük tepki vermesiyle sonuçlandı.
Tepkinin bu derece fazla olmasında devrin şartları da etkili olmuştu. 1929 Ekonomik Buhranının dünyayı ve elbette Türkiye’yi kasıp kavurduğu bir zamanda “muvazaa partisi” olmasına rağmen 12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Fırka’nın özellikle Batı Anadolu’da çok büyük ilgi görmüş olması rejimi, “devrimlerin tehlikede olduğu” şeklinde bir paranoyaya düşürmüş görünmektedir.
Ayrıca önceki yazıda bahsettiğimiz Çankaya toplantısında alınan kararlar doğrultusunda toplumun bütün kesimlerine yıllarca hafızalara kazınacak bir ders verme isteği öne çıkmış ve Osmanlı’nın son döneminden o zamana kadar en gözde ve güçlü tarikat olan Nakşibendi tarikatına ağır bir fatura ödetilmiştir. Ancak tutanaklarda görüldüğü gibi Esad Efendi ve oğlunun olayla doğrudan ilgisi kanıtlanmış değildir.
Rejim bu olayı basın vasıtasıyla çok iyi kullanmış ve dindar kesim üzerinde bugüne kadar gelen bir baskı oluşturma vasıtası yapmıştır. İdamların kasabanın hükümet meydanında, tren istasyonunda, Gazez Camii önünde ve Tuz Pazarı gibi çeşitli yerlerinde gerçekleştirilmesi de kasaba halkına mesaj verme amacıyla doğrudan ilgilidir.
Esad Efendi ise 1 Şubat 1931’de Menemen Devlet Hastanesi’nde vefat etmiştir. Gazete haberlerine göre şeyh, vefatından yarım saat önce kendini tamamen kaybetmiş ve cenazesi belediye tarafından kaldırılarak kasaba kabristanına defnedilmiştir. Gazete şeyhin terekesinden bir miktar altın ve gümüş paralar çıktığını yazmaktadır (Vakıt, 2 Şubat 1931, s. 4).
Kaynaklar:); TBMM Zabıt Ceridesi (1931), Devre: III, İçtima: 4, C. 25; Vakıt, 29 Aralık 1930, S. 4661, 31 Aralık 1930, S. 4663, 2 Şubat 1931, S. 4694; Vaizoğlu, M. H. (2016), The making and treatment of an iconic event: The Menemen incident (1930) in modern Turkish History, Şehir Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul; Tabak, S. (1995), “Menemen Olayı’nın İzmir Basınındaki Yansımaları”, Tarih İncelemeleri Dergisi, C. 10, S. 1, s. 313-328.
Anahtar Kelimeler: Erbilli Esad Efendi, Menemen Olayı.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

