Site icon Serbest Görüş

İran’ın asıl kozu: Stratejisiz savaş!

İran’ın asıl kozu: Stratejisiz savaş!


Mantık ve rasyonalitenin bize söylediği şey, İran bu savaşı konvansiyonel anlamda kazanamayacağı. Amerika, dünyanın tüm büyük güçleri bir araya topladığımızda bile hepsinin üzerinde bir askeri kapasiteye sahip. Ancak İran’ın savaşı kazanması da gerekmiyor; Amerika’ya kaybettirmesi yeterli!

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Filmi birazcık geriye sararak başlayalım. Hamaney’in öldürüldüğü bilgisi Şubat 2026 saldırı dalgasının en kritik gelişmesi olarak öne çıktı. Ama bu bilginin kendisinden önce sormamız gereken bir soru var: Google Earth’ten rahatlıkla işaretlenebilecek bir konumda bulunan bir lokasyonda dini liderin neden hiçbir özel güvenlik tedbiri alınmaksızın bulunduğu.

Bu soruya iki ihtimalli cevap veriliyor. Birincisi, ABD-İsrail istihbarat kapasitesinin son derece yüksek olduğu, konumun tespit edilerek hedef alındığı. İkincisi, Hamaney’in bilerek bu konumu tercih etmiş olabileceği. Her iki ihtimal de hafife alınamaz. Ancak daha kritik olan soru şudur: Bu ölüm, hesaplanandan ne kadar farklı bir sonuç doğurdu?

Washington’ın hesabı muhtemelen şuydu: Tepedeki isimleri yok ettiğinizde alttaki yapı zincirleme çöker. Irak ve diğer müdahale deneyimlerinden devşirilen bu strateji, İran’da tutmadı. Hamaney öldürülmeden önce Laricani liderlik geçişi için işaret edilmişti; üst düzey isimlerin dördüncü kademeye kadar kimlerden oluşacağı planlanmıştı; 30’dan fazla bölgede vali ve Devrim Muhafızları komutanları merkezi komutadan bağımsız hareket edebilecek şekilde özerk bir savunma doktrinine geçirilmişti.

Esasen bu çok daha tehlikeli bir yapı. Merkezi komutanı hedef aldığınızda çökeceklerini düşünüyordunuz; oysa asimetrik direniş yeteneği artık 30 farklı noktada örgütlenmiş durumda.

Washington’ın hesap hatası yapıp yapmadığı sorusuna ise şöyle bir cevap var zihnimde: Önce vur, sonrasını gör yaklaşımı, kaba bir strateji olmakla birlikte bilinçli bir tercih. Asıl hata, 12 Gün Savaşları’nda görüldüğü gibi İran’ın orantılı karşılık vereceğini öngörmek ve bunun devam etmesini beklemek olabilir. Oysa bu sefer İran, varlık-yokluk meselesi olarak nitelendirdiği bu savaşta bambaşka bir düzeyde defans yaptı.

The Economist bu haftaki kapağında “A War Without a Strategy” yazdı. Tespit doğru ama eksik. Strateji yokluğu tesadüf değil; çatışan amaçların ürettiği bir yapısal muğlaklık.

Görünen ise şu; iki cephenin hesabı birbirini tutmuyor

ABD ve İsrail’in amaçları teorik olarak örtüşüyor gibi görünmekte ama pratikte birbirinden ayrışmakta. Amerika, Suudi Arabistan’ı, Körfez’i, Türkiye’yi, Mısır’ı, hatta İran’ı kapsayan geniş bir bölgesel dengeyi yönetmek durumunda. İsrail ise kendi varoluşsal güvenlik hesabıyla hareket etmekte; bu hesap çoğu zaman Washington’ın geniş bölgesel perspektifiyle çelişmekte.

Burada adı konulamayan ama giderek daha fazla yer kaplayan bir denklem de söz konusu: Mossad’ın Epstein dosyası üzerinden Trump’a sahip olduğu kaldıraç. Trump’ın İran politikasındaki vitesi, hızı ve araçları kendi post-faşist büyük Amerika stratejisiyle her zaman örtüşmüyor. Bu kopukluk, İsrail’in Trump’ı peşinden sürüklediğine ve bilinen açıklama modellerinin dışında işleyen bir denklem bulunduğuna işaret ediyor.

Ve şimdi ana konumuza gelebiliriz.

İran’ın asıl silahı: Hürmüz kartı

Mantık ve rasyonalitenin bize söylediği şey, İran bu savaşı konvansiyonel anlamda kazanamayacağı. Amerika, tüm büyük güçleri bir araya topladığınızda hepsinin üzerinde bir askeri kapasiteye sahip. Ancak İran’ın savaşı kazanması da gerekmiyor; Amerika’ya kaybettirmesi yeterli!

İran diz çökmezse dahi, koca Amerikan İmparatorluğu bir muharebeyi kaybetmiş olacak. Bu ihtimal dört gün önce çok daha uzak görünüyordu. Şimdi giderek daha gerçekçi bir ihtimal.

İran’ın en güçlü silahı, savaş meydanındaki füzeler değil, dünya ekonomisini rehin alabilme kapasitesi: Hürmüz Boğazı. Dünya petrol trafiğinin yüzde yirmi birinin geçtiği bu boğaz kapatıldığında petrol 140 doların üzerine çıkar, ABD’de enflasyon alevlenir, Trump’ın ara seçimleri çöker. İran bu kartı biliyor ve saklıyor; kullandığı anda kendini de vurmuş olur, ama kullanmakla tehdit etmesi bile yeterince etkili olacaktır.

Benzer şekilde büyük bir güç karşısında asimetrik savaşlar tarihsel olarak iki şartta başarıya ulaşır: Direnişi sürdürebilme kapasitesi ve karşı cephenin iç meşruiyetini sarsmak. Vietnam’da Amerikan karşıtı barış hareketi, cephedeki direniş kadar belirleyici olmuştu. İran da bu iki cepheyi birden işletiyor.

Bir ara çıktı alalım isterseniz.

Bu savaş aynı zamanda bize Batı’nın ahlaki iflasını da göstermiş oldu.

Diplomatik görüşmeler sürerken suikastların yapıldığı, 1864’ten bu yana uluslararası hukukun en temel kurallarının hiçe sayıldığı bir dönemin içindeyiz. Cenevre Sözleşmesi fiilen işlevsizleşti.

İnsanlık bugün korkunç bir ikileme zorlanıyor: Bir yanda kendi halkına kırk yıldır zulmeden Molla rejimi, diğer yanda soykırımcı Netanyahu ve giderek öngörülemez hale gelen Trump. Bu iki kutup arasında tercih yapmak zorunda mıyız?

Elbette hayır. Kimse bu tercihi yapmak zorunda değil. Kahrolsun Mollalar, kahrolsun Siyonizm, kahrolsun Amerikan emperyalizm cümlelerinden üçünü aynı anda kurabiliriz pekala! Yalnız bu savaş belki bir öncelik değişikliğine sebep olmuş olabilir. Ağırlıkları güncelleyerek şu an tepeye Amerikan emperyalizmi ve Siyonizmi yazmamız gerekiyor.

Batı bu ahlaki çöküşün farkında. Avrupa’nın büyük bölümü bu savaştan rahatsız. İspanya’dan Norveç’e kadar az sayıda ülkeden barış merkezli sesler yükselmekte. Ama Washington ne AB’yi ne kamuoyunu dinlemekte.

Ahlaki üstünlüğünü kaybeden Batı artık değerleriyle değil yalnızca gücüyle konuşabilir. Güç ise fanidir, yani ömrü vardır.

Tam da bu noktada akıllara o korkunç ihtimal geliyor: 4. Nükleer Risk!

Peki Apokaliptik senaryoya ne kadar uzaktayız?

İran’daki nükleer tesislerin tekrar tekrar vurulması, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Sızıntı ya da patlama ihtimali var mı? Ve daha temel bir problematik, bu cephede taktik nükleer silah kullanımı masada mı?

Taktik ve stratejik nükleer silahlar arasında kritik bir fark var. Bir Hiroshima değil, bir kilotonun altında, serpinti odaklı taktik bir nükleer kullanım Trump için gerçek anlamda bir kırmızı çizgi olmayabilir. Bu ihtimal birkaç yıl önce yüzde beş-on olarak görünüyordu. Bugün bu ihtimali üçle çarpmak gerekiyor.

Nükleer bir tesis patlaması ise yalnızca İran’ın değil, yüzlerce kilometre yarıçapındaki Gürcistan’ın, Türkiye’nin, Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın, Irak’ın ve Suriye’nin insanlarını etkileyecektir. Zira serpinti sınır tanımaz. Bu nedenle konu, hangi rejimin haklı ya da haksız olduğunun çok ötesinde, tüm insanlığı ilgilendiren bir boyuta taşınmış durumda.

Madem zihin jimnastiği yapmaya başladık devam edelim…

Soru şu: Çin ve Rusya devreye ne zaman girer ya da girdiler mi?

İran’ın ekonomik durumu kritik. On yıl önce Türkiye ile benzer bir gayri safi milli hasılaya sahip olan İran, bugün bunun üçte birine gerilemiş durumda. Bu savaşı ekonomik olarak sürdürebilecek kapasitesi son derece sınırlı.

Ukrayna’dan başını kaldıramayan Rusya’dan medet umulamaz. Kuzey Kore’nin yapabileceği sembolik düzeyde kalır. Geriye Çin kaldı. Çin’in İran’a uçak gemisini batırabilecek güdümlü füze sistemleri aktardığı haberleri dolaştı; Pekin bunu resmî olarak yalanladı. Sahada şimdiye kadar bunu gösteren güvenilir bir askeri analiz de ortaya çıkmadı benim gördüğüm kadarıyla.

Anladığım, Çin bu aşamada Amerika ile doğrudan karşılaşmak istemiyor. Ama İran tamamen çöküp bölgede dev bir güç boşluğu oluşursa Pekin’in hesapları değişebilir. Bu eşiğe henüz gelmediğimizi düşünüyorum.

Gelelim Türkiye’nin pozisyonuna…

Türkiye iki tarafı da kınayan bir dil kullanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çatışmanın daha çok aktörlü hale gelebileceğini söyledi. Resmî tutum tarafsızlık görüntüsü veriyor vermesine ama…

Evet bu işin aması var çünkü.

Ama gerçek farklı çünkü. Kürecik radarından İncirlik’e, erken uyarı sistemlerinden Amerikan askeri uçaklarının Türk hava sahasını kullanmasına kadar Türkiye, ABD-İsrail cephesinin lojistik ve istihbarat ortağı konumunda. Buna tarafsızlık demek hayli güç.

Öte yandan Türkiye İran’ın tamamen ve kaotik biçimde çökmesini de istemez. Bunun ardında birden fazla neden yatıyor: Kürt meselesinin kontrol dışına çıkma ihtimali, Şah İsmail sendromu denilebilecek mezhepsel mesafe ve güney sınırının daha da kırılgan hale gelmesi kaygısı. Dolayısıyla Ankara’nın tutumu şöyle özetlenebilir: Herkes biraz yıpransın, bu arada bizim önümüzde açılsın.

Bir de 15 Temmuz’un ortaya çıkan faturaları var tabii…

Dışarıda kör, içeride gardiyan bir saray var çünkü.

İsrail üç yılda İran’ın nükleer bilimcilerini, Devrim Muhafızları komutanlarını ve istihbarat şeflerini teker teker tasfiye etti. Bu sıradan bir askeri operasyon değil; on yıllık derin istihbarat birikiminin ürünüdür.

Türkiye ise 15 Temmuz sonrasında hava ve deniz kuvvetlerinde yaşanan liyakat kaybıyla bölgesel tehditleri okumakta geç kalan bir aktöre dönüştü. Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da operasyon yapan Türkiye, İran’daki kritik gelişmeleri bir vali açıklamasından öğreniyor. MİT’in enerjisini büyük ölçüde dış tehditlere değil kendi vatandaşlarına yöneltmesi stratejik bir körlük üretiyor.

15 Temmuz’dan sonra Ergenekoncuların Türk Hava Kuvvetleri ve Türk Deniz Kuvvetleri’ni hem kadro hem de teknolojik gelişme bakımından çökertmesinin bedeli bugün çok daha ağır biçimde hissediliyor. İsrail’le kafa tutacak bir kapasite kalmadı. Bu acı bir gerçek ve görülmesi gerekiyor.

Tam da bu noktada Bülent Arınç’ın iç cepheyi kuvvetlendirin, af çıkarın çağrısı bir vicdan sesi değil, stratejik bir refleks bence. Ortadoğu yeniden şekillenirken içeride milyonlarca vatandaşını düşman ilan etmiş bir Türkiye ne meşruiyet ne de kapasite üretebilir. İçeride savaşan ordu dışarıda savaşamaz; bu Türkiye’nin bugünkü hali.

Türkiye ya 2002-2012 arasındaki demokratik reform kodlarına döner ya da İran gibi kutuplaşmanın kurbanı olur. Bu ikilem artık siyasi tercih meselesi olmaktan çıkıp varoluşsal bir sınava dönüşmüş durumda lakin sarayın bunu görmesi ya da gördüğü halde gereğini yapması artık çok zor!

Öte yandan İran savaşının Türkiye’nin önüne açtığı alan gerçek. Ancak bu fırsatı değerlendirebilmek için içerideki bölünmüşlüğü aşmak, Batı değerlerine ve demokratik reform kodlarına dönmek şart. Bunu söylemek siyaseten kolay değil elbette ama gerçek böyle. Türkiye’nin bu fırsatı yakalayabilmesi için önce kendisiyle barışması gerekiyor.

Savaş her zaman otoriter liderlerin can simididir. Trump’ın, Netanyahu’nun ve Erdoğan’ın ortak paydası bu zaten: Savaş atmosferi İmamoğlu davasını, yargı bağımsızlığını, ekonomik sıkıntıları savaş zamanı aciliyeti söylemi altında örtüyor. Dilimizde tüy bitti ama yine yazalım; Türk muhalefeti bu tuzağı görmek zorunda. Jeopolitik fırtınada yalnızca iç siyaset konuşan bir muhalefet, Türkiye’nin tarihsel bir fırsatı kaçırmasına ortak oluyor.

Bitiriyorum.

Trump ve Netanyahu savaşı seçim mühendisliğinin aracına dönüştürmeye çalıştı. Ama aynı savaş şimdi her ikisini de kontrol edemedikleri bir sürecin içine çekiyor. Tarih sayfaları, savaşların kendi başlatanlarını nasıl tükettiğini anlatan hikâyelerle dolu. Bu kez farklı olduğuna dair inandırıcı bir gösterge henüz ortaya çıkmış değildir.

İran bu savaşı konvansiyonel anlamda kazanamaz, doğru. Ama diz çökmemesi bile başlı başına bir zafer bence; ki bu kendini yenilmez olarak gören koca bir imparatorluğun en azından bir muharebeyi kaybetmesi anlamına gelecek. Bu ihtimal dört gün öncesine göre çok daha yakın duruyor, onu da belirteyim.

Dünya ise korkunç bir ahlaki ikilemi yaşıyor. Bir yanda şeytanın adeta cisim bulmuş hali olan Trump ve Netanyahu yönetimi; öte yanda bunca yıl kendi halkına zulmetmiş Molla rejimi. Bu iki kutup arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Mollaları da reddedebilir, Siyonizmi de, Amerikan emperyalizmini de ve bunun üçünü aynı anda, ağırlıklarını yerli yerinde tutarak yapabiliriz.

Yapay zeka ile bulanıklaştırılan, enformasyon kirliliğinin her şeyi örttüğü bu dönemde sormamız gereken soru şu bence: Hangi tarafın değil, hangi değerin yanında duruyoruz?

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version