MAHMUT AKPINAR |YORUM
ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik saldırısı, bölgedeki güç dengelerini yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılıyor. İsrail, kendi güvenliği ve Kabalistik/ezoterik hedefleri açısından, Ortadoğu’da kendisine potansiyel risk oluşturabilecek herhangi bir güçlü ve diri devlet istemiyor. Bu devletleri bertaraf etmek konusunda kararlı görünüyor ve bu süreçte ABD’yi arkasına almış durumda.
Netanyahu’nun Trump’a 7 kez giderek İran’a müdahale konusunda ikna çabası boşuna değildi. Zira küresel güç dengeleri hızla değişiyor; ABD küresel hegemonyasını giderek kaybediyor. İsrail, “İran tehdidi”ni, ABD daha fazla güç kaybetmeden Trump aracılığıyla halletme telaşına düştü. Bu nedenle böyle bir fırsat varken İran’ı çatışmanın içine çekmek için yoğun çaba sarf etti ve görünüşe göre amacına ulaştı.
İkna sürecinde Epstein dosyalarının etkili olduğu iddiaları ise kamuoyunda geniş yankı buluyor. Çünkü 20 yıl sonra İsrail, ABD’ye aynı şekilde İran’ı vurduramayabilir. ABD’nin ciddi güç kaybı yaşaması halinde İsrail talepleri karşısında daha aciz kalabilir. O nedenle İsrail, sırtına bindiği “boğa”nın gücünü kaybetmeden, bu gücü kendi stratejik hedefleri doğrultusunda sonuna kadar kullanmak istiyor.
Öte yandan ABD halkı, Epstein dosyaları ve gereksiz yere İran’a açılan savaş nedeniyle, ABD’nin İsrail ve Siyonizm’in hedefleri doğrultusunda kullanıldığını yüksek sesle sorgulamaya başladı. Bu durum, Siyonizmin Ortadoğu’yu ABD eliyle dizayn etme konusunda dengelerin değiştiğini, İsrail’in çok vaktinin kalmadığını da gösteriyor.
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennet’in, “İran’dan sonraki hedef Türkiye olacak!” mealindeki açıklaması, İsrail’in en önemli gazetelerinden Yedioth Ahranoth’da “yeni bir Sykes-Picot’dan” bahsetmesi ve Ortadoğu’nun İsrail çıkarları doğrultusunda balkanlaştırılması gerektiği yönündeki ifadeler, İsrail’in durmaya niyeti olmadığını açıkça gösteriyor.
İsrail-ABD ikilisi İran’ı ne kadar zayıflatabilir veya arzu ettikleri kıvama getirebilir, henüz belli değil. Savaş devam ediyor ve İran’ın kolay lokma olmadığı ortaya çıktı. İsrail rejim yıkılana kadar savaşı zorlamaya çalışsa da Trump, kendi karizmasını daha fazla zedelemeden bu işten sıyrılmak istiyor.
Savaş bitse dahi İsrail’in Ortadoğu’da güçlü ve diri bir devlet bırakmama, bölgeyi daha küçük parçalara bölerek “balkanlaştırma” stratejisi sona ermeyecek. Orta Doğu’nun uzun yıllar boyunca savaşlar ve kaos içinde kalacağı, istikrara kavuşamayacağı öngörülüyor. Çünkü sadece İran’ın değil, bölgedeki birçok ülkenin ekonomik altyapısı ve petrol tesisleri ağır hasar gördü. Savaş üzerinden bir ay geçtiği halde İsrail-ABD ikilisi İran’da rejim değişikliğine muvaffak olacağı yönünde en küçük emare yok. İran’a karadan müdahalede bölgeden ve Batı’dan yeterli ortak bulamadılar. ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açmak için karadan askeri harekât planladığına dair haberler geliyor. Sınırlı operasyonlar yapsa bile İran’da rejimi değiştirmek veya tamamen etkisiz hale getirmek büyük bir kara gücü gerektirir. Bunu yapması halinde İran, ABD için ikinci bir Vietnam’a dönüşebilir ve ABD’nin küresel çöküşünü hızlandırabilir.
İran’daki savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini koruyor. Ancak geride ekonomik, siyasi, askeri, sosyolojik ve kültürel açıdan büyük bir enkaz kalacağı kesin. İran rejimi ciddi güç kaybına uğrayacak ve toparlanmak için zamana ihtiyaç duyacak. Oğul Hamaney’in babasından daha sert bir rejim inşa etmesi muhtemel. İsrail, İran’ın bu güç kaybıyla yetinir mi, yoksa daha fazlasını mı ister, henüz net değil.
Ancak İsrail, ABD küresel güç denkleminden daha fazla düşmeden önce bölgedeki diğer önemli aktörleri, özellikle Türkiye’yi hedef alabilir. Muazzam medya, iletişim ve propaganda gücüyle suni gerekçeler üretmesi ve Türkiye’yi “tehdit” ilan etmesi zor olmaz. İsrail’den gelen açıklamaları “Türkiye ilgili çalışmalara başladık” olarak okumak yanlış olmaz. Devamında Suudi Arabistan’ı, mümkün olursa nükleer kapasiteye sahip Pakistan’ı da zayıflatmak ve etkisizleştirmek istedikleri anlaşılıyor. Pakistan’a karşı Hindistan’la, Türkiye’ye karşı Yunanistan’la gerekli ittifakları kurdukları ve işbirliği yaptıkları görülüyor.
Peki Türkiye bu durumda ne yapmalı?
Bu varsayımlar gerçekleşir mi, bölge ve dünya şartları buna ne kadar izin verir emin değiliz. Ancak Türkiye riskleri ve tehditleri dikkate alarak tedbirler almak zorundadır. Bunun için öncelikle iç barışı ve huzuru güçlendirmelidir. Buna matuf Türkiye’nin öncelikle ülke içindeki kronik sorunları çözmesi, kabul edilebilir bir demokrasi, hukuk ve adalet zeminine dönmesi gerekmektedir.
Toplumun kenetlenmesi, dış tehdit karşısında zaafa düşülmemesi için milli bilinç ve dayanışma şarttır. Bu ise Erdoğan’ın ayrıştırma, kutuplaştırma, hukuku, yasaları çiğneme uygulamalarını terk etmeyi gerektirir. Eğer koltuğunu korumak uğruna bu politikalara devam eder, köklü sorunları çözmemekte ısrar ederse Türkiye, İsrail için kolay ve cazip bir hedef haline gelecektir.
İsrail’den veya başka güçlerden gelmesi muhtemel tehditlere karşı ivedi şekilde bazı tedbirler alınmalıdır. Bunlar:
- Hukuk Üstünlüğüne Dönüş: Anayasaya ve mevcut yasalara tam uyum sağlanmalı, hukukun üstünlüğü ilkesine geri dönülmelidir. Yargı bağımsızlığı güçlendirilmeli, keyfi uygulamalar sona erdirilmelidir.
- Demokratik Kurumların İşlerliği: TBMM’nin ve diğer anayasal kurumların (Anayasa Mahkemesi, Sayıştay vd) gerçek anlamda fonksiyonel hale getirilmesi şarttır. Denetim mekanizmaları güçlendirilmeli, güçler ayrılığı ilkesi titizlikle uygulanmalıdır.
- Birleştirici Dil ve Nefretin Terk Edilmesi: Nefret söylemi, ötekileştirme ve ayrıştırıcı dil tamamen terk edilmeli; yerine kucaklayıcı, birleştirici ve kapsayıcı bir siyasi üslup benimsenmelidir. Farklı kimlikler ve görüşler zenginlik olarak görülmeli, düşmanlaştırılmamalıdır.
- Siyasi Operasyonların Durdurulması: Hukuksuz siyasi operasyonlar, kayyum atamaları, rakipleri karalama, haksız tutuklamalar ve baskı mekanizmaları derhal sona erdirilmelidir. Muhalefete ve farklı düşünenlere karşı adil ve eşit davranılmalıdır.
- Ekonomik Refah ve Sosyal Adalet: Mülkiyet hakları güçlendirilmeli, ekonomik faaliyetler güvence altına alınmalı, keyfi el koyma, servet transferi ve rant ekonomisi uygulamalarına son verilmelidir. İstihdam artırıcı, enflasyonu düşürücü ve gelir dağılımını iyileştirici politikalar acilen devreye sokulmalıdır. Yoksullukla mücadele ve orta sınıfın güçlendirilmesi öncelikli hedef olmalıdır.
- KHK Mağduriyetlerinin Giderilmesi: OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin tüm sonuçlarıyla iptal edilmesi, mağdurların haklarının iade edilmesi, işlerine ve itibarlarına kavuşturulması sağlanmalıdır.
- Temel Hak ve Özgürlüklerin Güvence Altına Alınması: Vatandaşlara düşünce, ifade, basın, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin gerçekten korunduğu, bunlara keyfi müdahale edilmeyeceği konusunda somut ve güven verici adımlar atılmalıdır.
- Kürt Sorunu ve Çoğulculuk: Kürt sorunu dahil etnik, kültürel ve siyasi sorunlara çoğulcu, demokratik ve barışçı yaklaşımlar geliştirilmeli; kültürel haklar genişletilmeli, yerel yönetimlerin yetkileri artırılmalı ve eşit vatandaşlık bilinci güçlendirilmelidir.
- Dış Politika ve Savunma Alanında Güçlenme:
- Ordunun modernizasyonu ve caydırıcılık kapasitesinin artırılmasına hız verilmeli.
- Savunma sanayii yerlileştirme ve millileştirme çalışmaları derinleştirilmeli.
- Çok yönlü ve dengeli bir dış politika izlenmeli; hiçbir devlete mutlak bağımlı kalınmamalıdır.
- Bölgesel ittifaklar ve işbirlikleri güçlendirilmelidir.
- Diplomatik ve istihbarat kapasitesi yükseltilmeli, dezenformasyona karşı etkin mücadele stratejileri geliştirilmelidir.
Türkiyenin zayıf karnı ekonomik kırılganlık, gelir/refah dağılımındaki adaletsizlik ve eşitsizliktir. İsrail ve Siyonizm Türkiye’yi orduyla, silahla hedef almayabilir, ancak finans, medya gibi konularda sahip olduğu muazzam operasyonel kapasite ile kolaylıkla ekonomiyi, istikrarı zaafa uğratabilir. Ülke bu konularda zaten yeterince zaaf ve acziyet içinde. Finansal ve ekonomik saldırılara stratejik sektörlerde (enerji, tarım, teknoloji, gıda) dışa bağımlılık azaltılmalı, yerli üretim ve stok kapasiteleri artırılmalıdır. Ancak ilginç şekilde Erdoğan rejimi bu sektörlerin hepsini bitirdi, Türkiye’yi kriz senaryolarına karşı dirençsiz hale getirdi.
Eğer İran’dan sonra Türkiye’nin hedef olmasını istemiyorsak, ülkenin iç barışını tahkim etmeli, kabul edilebilir bir hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları zeminine dönmeliyiz. Bu adımlar atıldığında güven ortamı geri gelecek, ekonomi toparlanacak, sosyal adalet ve toplumsal dayanışma güçlenecektir. Aksi takdirde kırılgan, içten bölünmüş bir Türkiye, bazı çevreler için “iştah kabartan” kolay bir hedef olmaya devam edecektir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

