AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
24 Mart 2026’da Beykoz Anadolu Kavağı’nda kurulması planlanan çok uluslu “Deniz Unsur Komutanlığı”, küresel güç mücadelesinin en hassas sinir uçlarından birine dokunan stratejik bir hamledir. Çünkü mesele bir karargâh değil. Mesele, boğazlar üzerinden kurulan yeni denge ve yeni tehdit dilidir.
Bugün Orta Doğu’da şekillenen denklemde İran tek başına hareket eden bir aktör değildir. Moskova ile stratejik bir uyum içinde hareket eden bu hat, elindeki en güçlü kozlardan birini Hürmüz Boğazı üzerinden kullanma kapasitesine sahiptir. Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar geçit jeopolitik bir şantaj mekanizmasıdır. Hürmüz’ün kapanması, küresel enerji akışının kesilmesi ve dünya ekonomisinin sarsılması anlamına gelir. Bu senaryoda verilecek mesaj nettir: “Dünya enerji damarını kapatırım.”
İşte tam bu noktada gözler doğal olarak İstanbul Boğazı’na çevrilir. Karadeniz’e çıkışın tek kapısı olan İstanbul Boğazı, Rusya’nın deniz erişimi, ticareti ve stratejik hareket kabiliyeti açısından hayati önemdedir. Anadolu Kavağı’na yerleşen yeni askeri yapılanma ile verilen örtük mesaj şudur: “Sen Hürmüz’ü kapatırsan, biz de Karadeniz’i kilitleriz.”
Bu, açıkça ilan edilmeyen ama herkesin okuyabildiği bir karşı baskı dilidir.
Resmi düzlemde bakıldığında herhangi bir ihlal yoktur. Montrö Konvansiyonu yürürlüktedir ve savaş gemilerinin geçiş rejimi değişmemiştir. Ancak gerçekte yaşanan şey, Montrö’nün ihlali değil; etrafından dolaşılmasıdır. NATO, Karadeniz’e kalıcı donanma sokamıyorsa, Boğaz’ın girişine yerleşerek komuta ve kontrol sistemini kurmaktadır. Bu, klasik askeri varlıktan çok daha sofistike bir hamledir: fiziksel güçten ziyade, akışın denetimini ele geçirmiştir.
Bu bağlamda komutan yardımcılığına bir İngiliz generalin atanması da sembolik bir detay değildir. İngiltere, tarih boyunca deniz yollarını ve dar geçitleri kontrol etme stratejisinin baş aktörlerinden biri olmuştur. Bu atama daha derin, daha köklü bir deniz jeopolitiği aklının devrede olduğunu gösterir.
Ortaya çıkan tabloyu doğru okumak gerekir: Bu, henüz sıcak bir çatışma değil, ama açık bir güç mücadelesidir. Bir tarafta Hürmüz üzerinden enerji akışını tehdit edebilen İran-Rusya ekseni; diğer tarafta İstanbul Boğazı üzerinden geçiş kontrolünü elinde tutan NATO hattı. Dünya, giderek “boğazlar üzerinden karşılıklı sıkıştırma” stratejisine doğru ilerlemektedir.
Bu denklemin en hassas noktası Türkiye’dir. Türkiye hem NATO üyesi, hem de Boğazların egemen sahibi olarak bu oyunun tam merkezinde durmaktadır. Ancak artık sadece denge kuran bir aktör değil; doğrudan denklemin içine çekilmis bir ülke konumundadır. Bu, manevra alanını daraltan ve riskleri büyüten bir gelişmedir.
Türkiye ‘kilit’ ülke!
Türkiye’nin bu tabloda “tarafsız” kalması teoride mümkün görünse de, pratikte giderek zorlaşmaktadır. Çünkü savaş enerji hatları, ittifak ilişkileri ve güvenlik kaygıları üzerinden yürümektedir. Türkiye, bir yandan Batı ittifakının parçası, diğer yandan Rusya ve bölge ülkeleriyle hassas dengeler kurmaya çalışan bir aktördür. Ancak bu çok yönlü denge siyaseti, kriz derinleştikçe sürdürülebilir olmaktan uzaklaşmıştır.
Enerji boyutu bu kırılganlığı daha da artırmaktadır. Türkiye, Hazar havzasından çıkan petrol ve gazın uluslararası piyasalara taşınmasında kilit bir transit ülkedir. Bu hatların önemli bir kısmı, doğrudan ya da dolaylı biçimde İsrail dahil olmak üzere küresel pazarlara ulaşmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi enerji jeopolitiğinin aktif bir parçası hâline getirir. Dolayısıyla İran merkezli bir kriz derinleştiğinde, Türkiye’nin tamamen dışarıda kalması imkansız hale gelir.
Siyasi ve askeri boyutta da benzer bir sıkışma söz konusudur. Ankara’nın son yıllarda Washington ile kurduğu ilişkiler, her ne kadar zaman zaman gerilimler barındırsa da, kriz anlarında yeniden hizalanma eğilimi göstermektedir. Özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava operasyonlarıyla sahayı şekillendirmesi halinde, Türkiye’nin “bekle-gör” pozisyonunu uzun süre koruması zorlaşacaktır.
Daha kritik olan ise Türkiye’nin İran sınırına ilişkin güvenlik hassasiyetleridir. İran’da olası bir zayıflama ya da merkezi otorite boşluğu, Türkiyede doğrudan iç güvenlik meselesi olarak algılanacaktır. Özellikle sınır hattında ortaya çıkabilecek yeni güç odakları veya etnik temelli yapılanmalar, Ankara’yı harekete geçmeye zorlayacaktır. Bu noktada Türkiye’nin refleksleri, daha önce Suriye sahasında gördüğümüz türden “önleyici müdahale” stratejilerine benzeyecektir.
Bu nedenle Türkiye’nin bu savaşta uzun süre tarafsız kalabileceğini düşünmek gerçekçi değildir. Başlangıçta diplomatik denge ve kontrollü mesafe politikası izlenebilir; ancak sahadaki güç dengeleri değiştikçe Ankara’nın da pozisyonu kaçınılmaz olarak netleşecektir. Türkiye, bu krizde ya denge kuran bir aktör olarak kalmayı başaracak ya da jeopolitik zorunlulukların itmesiyle doğrudan taraflardan biri hâline gelecektir.
Ve görünen o ki, mevcut gelişmeler ikinci ihtimali her geçen gün daha güçlü kılmaktadır.
Sonuç olarak bugün yaşananlar bize şunu gösteriyor: Modern jeopolitikte savaşlar enerji hatları, dar geçitler ve stratejik boğazlar, yeni güç mücadelesinin ana sahnesine dönüşmüş durumda.
Yani Hürmüz’de enerji, İstanbul’da geçiş kontrol ediliyor; dünya artık açık denizlerde değil, dar kapılarda sıkıştırılıyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

