Site icon Serbest Görüş

Hakan Atilla: “ABD’li hakimi ‘f.töcü’ ilan etmemi istediler, iyiki yapmamışım!”

TR724 HABER


Halk Bank eski Genel Müdürü Hakan Atilla, ABD’de ‘askıya alınan’ Halkbank Davası’yla ilgili ilginç açıklamalarda bulundu. Atilla, “Halkbank davası ABD’nin siyasi kararıyla kadük oldu; Türkiye Zarrab’ın malvarlığını iadeyi kabul etti, benimle ilgili talepte bulunmak akıllara gelmedi. Hatırlarsınız, Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ta ki iş birliği yapana kadar geçen süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti Reza Zarrab’ı ABD’den alma konusunda bir çaba sarf etti. Ben kendi şahsımla ilgili böyle bir çaba zaten hiç görmedim. Evet, benim için tutulan avukatların ücretini ödediler. Ama o kadar.” dedi.

Hakan Atilla, ABD’deki yargılama sürecine dair de konuştu. ‘Ankara’dan gelen talimatla ABD’li hakimi ‘F.töcü’ ilan etmesinin istendiğini anlattı. Bunu kabul etmediğini söyledi. Atilla’nın anlattığına göre ‘Ankara’dan üst düzey yetkililer kendisine ulaşıyor ve ‘Hakimi f.töcülükle suçla ve reddi hakim talebinde bulun’ diyorlar. Hakan Atilla, “Ben yargılanırken bizim mahkemenin hakimini de FETÖ’cü ilan etmişlerdi biliyorsunuz. Hatta benim de onu FETÖ’cülükle suçlamamı salık verdiler. (kim?) Türkiye’deki ilgili yöneticiler. Mesaj avukatlar aracılığıyla geldiği için tam kimin fikridir bilmiyorum. (Ankara’dan üst düzey birilerinden mi geliyordu mesajlar?) Tabii tabii. Reddi hâkim talep etmemi istediler. Onlar benim, hâkim Richard Berman’ın FETÖ’cü olduğuna dair delillerin, belgelerin olduğunu dair bir argümanla reddi hâkim talebinde bulunmamı istiyordu. Ben bunu yapmadım ama Reza Zarrab yaptı. Vallahi iyiki yapmamışım. Yapsaydık daha orada yatıyor olurduk herhalde.” dedi.

ABD ile Halkbank arasında “Ertelenmiş Kovuşturma Anlaşması” (Deferred Prosecution Agreement) imzalandı. Anlaşma, 9 Mart 2026’da yürürlüğe girdi. Buna göre dava ‘askıya alındı’.

Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını yasa dışı yollarla delmek, bankacılık dolandırıcılığı yapmak ve bu amaçla komplo kurmak suçlamalarıyla yargılanmıştır

. 2017’de tutuklanan Atilla, özellikle ABD finans sistemini kullanarak İran adına para transferleri gerçekleştirmekle suçlanmış ve 28 ay tutukla kalmıştı. Tahliyesi sonrası Atilla, dönemin Hazine ve Maliye Bakanı ‘damat’ Berat Albayrak tarafından havalimanında karşılanmıştı. Ancak Hakan Atilla’nın, geçtiğimiz hafta Halkbank Davası’nda yaşanan gelişmeye yönelik eleştirileri var. T24’ten Cansu Çamlıbel’in sorularını cevaplayan Atilla, ilginç açıklamalarda bulundu.İ İşte Atilla’ya sorulan sorular ve cevaplarından bazı bölümler:

Öyle hissediyorum tabii. Halkbank da neticede bunun ceremesini çekti. Hem avukatlık masrafları açısından hem de ve daha çok yurt dışında kaybettiği ticaret imkanlar açısından dokuz yıl süren davanın maliyetlerine katlandı. Ama neticede orası kurumsal bir yapı, bir şahsiyeti, kişiliği, karakteri yok, dolayısıyla da çektiği bir acı da yok. Tamamen finansal kayıpları var. Benim özelimde kişi olarak çektiğim acılar çok hissedilir ölçüde oldu. Bir şirketin çektiğiyle kıyaslanabilecek şeyler değil yaşadıklarım. Ben bütün bu süreçte Halkbank’ın bir adım öne çıkarak savunma yapmasını isterdim. Madem banka ve ülke aleyhine bir şey yürütülecekti, Halkbank muhatap almalıydı ve savunma yapmalıydı ki benim önerim oydu en başta. Biz de ona yardımcı olmak, savunabilmek için çaba sarf ederdik ama öyle olmadı maalesef.

İki şey oldu; hem banka ilk başlarda olayın idrakine varamadı hem de vizyonsuzluk baskın geldi. Öyle olunca da banka süreçlerde geride kaldı ve mahkemede tüm dava süreci benim üzerimden yürüdü. Amerikan yargı sisteminin aktörleri, kafalarında benim nezdimde bankayı mahkûm ettiler ama çelişkileri de görünür hale geldi yargılama sürecinde. Mahkemenin başında benim fotoğrafımı şemada İran’ı yönetenlerle aynı yere koyup -ki hatırlayacaksınız Hamaney de vardı- bütün sisteminin “mastermind”ı olarak lanse ettiler. Ekip arkadaşım da ABD ve İsrail’in iki hafta önce öldürdüğü İran’ın lideri Ali Hamaney’di! Düşünün yani… Hamaney, Rafsancani ve ben. Böyle lanse edildik en başta. Ama mahkemenin sonunda benimle ilgili pozisyon “çarkın dişlisinde küçük bir taş” noktasına geldi. Çünkü zaten en başından beri benim konuyla alakam olmadığını kendileri de biliyorlardı.

Evet zaten amaç oydu. Benim üstümden Halkbank’ı mahkûm edebileceklerini düşündüler.

Ben de Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin bir belli konularda mutabakata vardığını tahmin ediyorum tabii ki. Açıkçası Türkiye’nin, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısında kaçırdığı İsrailli rehinelerin bırakılmasındaki katkılarından dolayı Halkbank davasını düşürdüklerini düşünmüyorum. Ama tabii anlaşmanın detayına vakıf olma şansımız olmadığı için ancak tahmin yürütüyoruz. Muhtemeldir ki başka konularda anlaşmaya vardılar. Zamanlaması tam savaşın başladığı güne denk gelmiş olabilir ama benim de tahminim yani bu noktaya en az beş altı aylık bir sürecin sonunda gelindiği yönünde.

Yorumunuza kesinlikle katılıyorum. Ama şöyle bir parantez açayım. Bu dava ilk başta biliyorsunuz Reza Zarrab’ın Amerika’ya yaptığı bir seyahatle başladı. Zaten hakkında tutuklama kararı verilmiş, hakkında soruşturma olan birinin Amerika’ya ayak bastığında tutuklanması icap ederdi, öyle de oldu. Tutuklandığındaki iddianamede Halkbank’la ilgili tek bir kelime yoktu. Bir sürü sanık vardı, hepsi kendi iş ortaklarıydı. Dubai’deki bir sürü banka var, diğer iş yapılan başka taraflar var ama Halkbank’la ilgili tek kelime yok. Yani Reza Zarrab tutuklandığında Halkbank’la ilgili bir konu gündemde değildi.

Ben de zaten Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ilk kez Amerika’ya gitmiyordum tutuklandığımda. Daha önce de gitmiştim ve hiçbir sorunla karşılaşmamıştım. Tutuklandığımda ise şunu anladım; aradan geçen sürede, yani Zarrab tutuklandıktan sonra, Yahudi organizasyonları FBI ile iş tutarak bu işi Halkbank’a çevirmeye başlamış. Hedef bu haline gelmiş. Plan ise şuydu bence; beni tutuklayıp benim üzerimden bankayla ilgili belli bilgileri alacaklardı, böylece davanın Halkbank davasına dönüşmesi kolaylaşacaktı.

Ben de öyle tahmin ettim. Orada iki seçenek üzerine çalıştıklarını düşünüyorum. Birincisi Reza Zarrab’ı sıkıştırıp ihtiyacını duydukları ifadeleri ondan almak. İkincisi de benim zaten Zarrab aleyhine tanık olacağım varsayımı üzerinden beni anlaşmaya zorlamak ve benim üzerimden Halkbank’a gitmek. Bu arada şunu da biliyoruz; Zarrab ben tutuklandıktan sonra etrafındakilere neden tutuklandığımı anlamadığını söylüyor çünkü o da biliyor yaptığı işlerle hiç alakam olmadığını. Ama ne zaman ki savcılıkla iş birliği yaptı, ondan sonra ifadesini sanki bankayla ortak iş yapmış, ben de bunu kolaylaştırmışım gibi verdi. O süreçte her şey birbirine girdi, aynı çuvala atıldı. Tabii Zarrab sıkıştırılırken, kendisinin anlamsız ilişkileri ve para trafiği savcılığın kozuna ve ellerindeki kaldıraca dönüştü.

Adamın verdiğini iddia ettiği paraların rüşvet olup olmadığını ve o paraları ne maksatla verdiğini ben bilmiyorum. Muhatapları da o konuda hiç açıklama yapmadı. Neticede bunu izah etmesi gereken onlardır. Adamın anlattığı para trafiği tabii ki savcıların argümanında önemli bir yere oturdu. Çünkü savcılık davayı “Demek ki yanlış bir şey yapılıyordu ki Zarrab bu yanlış şeyi halledebilmek için bu paraları ödedi” diye lanse etti. Halbuki aslında Zarrab’ın anlattığı para trafiğine ihtiyaç olmadan Halkbank uzun yıllardır zaten İran’la ticaret yapıyordu. Hem de Halkbank, yaptığı ticaretin detayını da hem Amerikan Hazine’siyle hem de OFAC yetkilileriyle senede bir iki kez paylaşıyordu. Yani Halkbank’ın İran ticareti ABD için sürpriz ya da sorun değildi. Sürpriz olan tek şey, dava açıldığında Reza Zarrab’ın yanlış bir şeyler yaptığı ve bunun için bir para trafiği yaratarak birilerine menfaat temin ettiği ve bunun da banka tarafından göz ardı edildiği iddiası oldu.

Ben bu bilgiye haiz değilim ama şunu söylemem gerekiyor; bir müşterinin bankayla ilişkisi sadece genel müdürün veya bir bakanın talimatıyla şekillenmiyor. Altta şube bazında, genel müdür bazında, bölge bazında yapılan operasyonel bir sürü iş var. Yani böyle bir talimat verecekseniz düzinelerce insanı bu işin içine organize etmeniz gerekir. Şube seviyesinden başlayarak yukarıya doğru gelen bir iş trafiği var. Bu kadar insanın elinden geçen işlemleri, herkes yanlış olduğunu bilip de ses çıkarmayarak yapmış ve menfaat temin etmiş olsa bu zaten bankada bilinir.
“Zarrab işe başlarken anlattığı şeylerin dışında evraklar sunmaya başlayınca uyardık”

İzleniminiz kısmen doğru. Müşteri yaptığı işleri beyan ediyor. Banka, gümrük muhafaza memuru değil ki yapılan işlemlerin gümrük bacağını incelesin. Banka sadece işlemlerin evraklarını karşı tarafa iletir, görevi budur. Sizin hatırlattığınız görüşmede ben bankanın kendi prosedürünü tamamlaması için gereken eksik evrakı anlatıyorum. Zarrab, işe ilk başlarken bankaya anlattığı şeylerin dışında evraklar sunmaya başladı. Malı Dubai’nin bir limanından İran’ın bir limanına taşırken çok yakın mesafe olduğu için büyük yük gemilerini kullanmayacağını, küçük taşıma araçlarıyla götüreceğini söyledi. Dolayısıyla konşimento evraklarında eksikleri olabileceğini, çünkü küçük vasıtaların bu belgeleri düzenleyemediğini söyledi. Bankanın operasyon birimi de “Hangi belge varsa onu iletin” dedi. Fakat daha sonra operasyon biriminin bana ilettiğine göre Zarrab’ın sunduğu belgelerde daha büyük montanlı gemilerle, yani konşimento verebilen gemilerle bu işi yaptığı belirlendi. Dolayısıyla banka kendisine “Madem büyük gemilerle yapıyorsun, ona uygun konşimentolarını getir” dedi. Yani müşteriyi aslında yanlış bir şey yapmaktan kurtarmaya çalışıyordu banka.

Tabii canım. Kendisine de söylüyoruz.

Yukarıdan talimat olmuş olsa belki evrak bile sormayabilirler. Çünkü bankanın öyle bir mecburiyeti de yok zaten. Banka dış ticarete aracılık ediyor, gümrük memuru veya maliye memuru değil ki.

Evet, ediyormuş.

Bir kere David Cohen de dönemin OFAC Direktörü Adam Szubin de yemin etmelerine rağmen yalan söylediler. Beni Türkiye ziyaretlerinde bir kenara çekip uyardıkları yalan. O görüşmelerde benimle beş altı kişi daha vardı, böyle bir şey olmadı. Biz onlara Zarrab’ın usulsüz işler çevirdiğine eminlerse neden kendisini yaptırım listesine koymadıklarını sorduk. Koymadılar listeye. Bu arada görevini ihmal eden sadece onlar da değil, Türk makamları da. MASAK ve Emniyet’in Organize Suçlar birimi benim tutuklandığım 2017’den önce, hatta 17-25 Aralık 2013’ten önce Zarrab’ın kurduğu paravan şirketleri tespit etmiş. Zarrab’ın o dönem iş yaptığı 15-20 banka var, bütün özel bankalar dahil. Hatta çalıştığı bankalar içinde en az çalıştığı kurum Halkbank. MASAK, bu kişinin usulsüz işler çevirdiğini, paravan şirketler üstünden para transferi yaptığını tespit etmiş. Fakat bu raporu ne BDDK’ya ne Bankalar Birliği’ne ne Hazine’ye iletmiş.

Bence orada başka bir hesap var yani. Belki yukarıya iletildi ve ‘gerek yok’ denildi, nedenini bilemiyorum. Ama sonuçta bir şeyler dönmüş ve hasır altı edilmiş.

Bilemiyorum. Benim tek bildiğim Halkbank’a MASAK’tan böyle bilgi gelmediği. Başka kurumlara geldiğini de düşünmüyorum. Ama bazı özel bankalar uyarılmış.

Hükümet demeyelim de… Hükümet içinde birileri diyelim.

İşte o kadroların içinde artık kimin yukarıya ne mahiyette bilgi taşıdığının ya da ne bilgi verdiğinin detayını bilmediğimiz için yorum yapmak zor. Belki de yanlış bilgilendirme yaptılar.

Ben de öyle düşündüm elbette.

Yok gelmedi ama bu tür bir mesajın açık açık söylenmesine gerek yok ki. Yapılandan anlıyorsunuz zaten ne olduğunu. Hatırlarsınız, Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ta ki iş birliği yapana kadar geçen süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti Reza Zarrab’ı ABD’den alma konusunda bir çaba sarf etti. Ben kendi şahsımla ilgili böyle bir çaba zaten hiç görmedim. Evet, benim için tutulan avukatların ücretini ödediler. Ama o kadar.

Evet, öyle oldu.

Orada benimle birlikte ismi geçen başka kamu görevlileri de vardı. İşte Zafer Çağlayan, işte Süleyman Aslan, işte Ali Fuat Taşkesenlioğlu… Yani ben ceza aldım ama bu isimler de orada suçlanmaya devam ediyor. Onlarla ilgili suçlamaların düşürülmesine dönük de bir şey yok imzalanan protokolde. Madem dava ABD yönetiminin siyasi bir kararıyla kadük oldu, Türkiye’nin bizlerle ilgili suçlamaların da düşürülmesini talep etmesi lazım.

Talep etmesi lazımdı, hatta hâlâ da lazım. Belki de gündeme getirdiler onu bilemiyorum. Ama bu müzakerenin bir parçası olmalı. Karşı taraf kabul etmeyebilir ama siz bunu müzakerenin bir parçası haline getirebilirsiniz. Ya hatırlayın, Türkiye alenen Reza Zarrab’ı vatan hainliğiyle ve ajanlıkla suçladı. Bugün, geçmişte böyle suçladığınız bir adamın davalarını iptal edip mal varlığını iade etmeyi kabul ediyorsun da kendi devletin için çalışmış, hiçbir suçu günahı olmayan insanlar hakkındaki kararların geri alınmasını talep etmeyi aklına getiremiyor musun? Bana komik geliyor bu durum!

İşte ben onu “devlet” olarak görmüyorum. Ben bu işleri yürütenleri “devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar” diye düşünüyorum. “Devlet” diye görsek zaten bu ülkede kalmamızın bir anlamı yok. Ben onları “devlet” olarak görmüyorum. Onlara hakkımı da helal etmiyorum elbette.

Yok hükümetten değil, devlet içindeki bazı kişilerden bahsediyorum ben. Onlar da biliyor kendilerinin kim olduğunu.

Şimdi değil, belki ilerde.

Orada şöyle bir detay olduğu için bir şey söylerken tereddüt ediyorum. İletilen bilgilerin ne kadarı doğru bilmiyoruz. Doğruyu bildiği halde yanlış karar veren ve yanlış yönlendirenler var. Bir de kendisine iletilen bilgiyle karar süreçlerine dahil olanlar var. O yüzden arada tereddüt ediyorum. Ama sonuçta ben, benim suçsuz olduğumu bilen, oradaki çevrilen işlerin ne olduğunu bilen ve buna karşı kendilerini korumak için beni orada ateşe atanların hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. Onlar da kendilerini biliyor zaten. Bunu onların yüzüne de vurdum ama burası Türkiye, alınmadılar üzerlerine.

Yani üst düzey diyelim ama hepsi bürokrat değil.

Sadece o da değil, benim hakkımda verilen onlarca yanlış bilgi var. Yukarıdaki karar vericilerin benim hakkımda aldıkları bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu ne kadarının yanlış olduğunu benimle konuşarak teyit etmesi doğru olurdu. Ama öyle bir teyit mekanizması işlemedi. Onların lafına itibar edildiği için sürecin yanlış tarafına dahil olundu diye düşünüyorum. Benimle ilgili yukarıya yanlış bilgi verenlerin asıl kendilerinin pozisyonlarıyla ilgili sıkıntı vardı. Ayrıca benim bilmediğim başka menfaatleri olmuş olabileceğini de düşünüyorum. Dolayısıyla onların verdiği bilgiler hep kendilerini korumak yönünde olduğu için bizim aleyhimize olmuş olabilir.

Bahsedilen rehinler Türk de değil Amerikalı da…İsrailli rehinler. Türkiye’nin İsrailli rehinelerin kurtarılmasına yardımcı olması nasıl oluyor da Amerika’nın dış ticaret konusundaki yaptırımlarının delinmesi davasını kapatmasına vesile oluyor ben anlamadım. İşte o yüzden de “İsrail ile başladı, İsrail ile bitti” diyorum. Anlattım ya, Zarrab ilk tutuklandığında işin Halkbank ile alakası yoktu. Sonrasında İsrail yanlısı düşünce kuruluşu FDD ve FBI’ın ortak çalışması sonucunda iş Halkbank’a döndürüldü. Ben böyle okuyorum süreci.

Ben öyle anlıyorum. Tabii İsrail lobisinin kritik noktalarından bazı itirazlar da gelebilir ama neticede bence İsrail’in bu noktaya gelinmesine rızası var. Aksi takdirde Trump’ın bu mutabakatı kabul etmesi zor olurdu.

Öyle görünüyor. Valla gelirse, benden daha muteber olacağı kesin. Yine Türkiye’de muteber bir iş adamı olabilir. Şaşırmam ben.

Zaten adamla ortak bir noktamız yoktu. Özel hayatımızda da yoktu, bankada da yoktu. Avukat görüşmesinde denk gelirsek ancak birbirimizi görebilme ihtimali oldu bir dönem. Benim avukatlarıma kendi avukatları aracılığıyla, konunun benimle alakası olmadığını, benim bir haftaya kalmaz çıkacağıma yönelik saçmalıklarını iletti. Avukatlarım o noktada beni uyardılar Zarrab’ın savcılıkla iş birliği yapıyor olabileceğini söylediler ve iyi niyetle de olsa onunla asla konuşmamam gerektiğini savundular. Ve avukatlarım haklı çıktı. Baktık ki adam birçok konuşulan şeyi manipüle ederek savcıların istediği şekle sokup anlatmaya başladı. Avukatlarımı dinlemekte haklıymışım yani. Gerçi sonradan birileri sizin de hatırlattığınız gibi avukatlarımı “CIA ajanı” ilan ettiler. Ben yargılanırken bizim mahkemenin hakimini de FETÖ’cü ilan etmişlerdi biliyorsunuz. Hatta benim de onu FETÖ’cülükle suçlamamı salık verdiler.

-Kim istedi bunu sizden?

Türkiye’deki ilgili yöneticiler. Mesaj avukatlar aracılığıyla geldiği için tam kimin fikridir bilmiyorum.

Tabii tabii. Reddi hâkim talep etmemi istediler. (Sizin savunma yapmanızı da istememişlerdi.) Ya o da ayrı bir mesele evet. Ama ben savunma yaptım. Bu sefer de savunmanın tarzını beğenmediler. Onların istediği şekilde olmadığı için herhalde. Onlar benim, hâkim Richard Berman’ın FETÖ’cü olduğuna dair delillerin, belgelerin olduğunu dair bir argümanla reddi hâkim talebinde bulunmamı istiyordu. Ben bunu yapmadım ama Reza Zarrab yaptı.

Demek ki o dönem Zarrab, Ankara’nın mesajlarını hâlâ dikkate alıyordu. Çünkü savcılıkla anlaştıktan sonra aradıkları Zarrab’a ulaşamadılar!

Doğrudur. Zaten devlet ondan sonra “Zarrab nerede?” diye nota verdi ABD’ye. Tabii orada hâkimi FETÖ’cülükle suçlamanın şöyle bir yanı olurdu; reddi hâkim kabul edilmeyecek, sonra biz bu hâkimden adil bir karar bekleyeceğiz. Akla mantığa aykırı bir şey. Daha sonraki aşamada ise temyiz başvurumu geri çekmem istenildi ama ben çekmedim.

Vallahi iyi ki yapmamışım. Yapsaydık daha orada yatıyor olurduk herhalde.

Zarrab belli açıkların parçası olduğu için tabii ki Zarrab’ın iadesinin öncelikli olarak istenmiş olmasını anlıyorum. Öyle akıl verildi ama olması gereken o değildi. Bence devlet, önce devleti için çalışanı kurtarmalıydı. Sonra zararlı olan konuyu da kendi içinde değerlendirip ne olup ne olmadığını iyice etüt etmeliydi. Bazı şeylerin aleyhine kullanılacağı düşüncesi vardıysa da gidip pazarlık yapacaktı o zaman. Yani bu pazarlığı 9 yıl önce yapacaktı.

Trajikomik çok şey var. Zaten ben bu davanın zaten başka manalara geldiğini ilk baştan fark ettiğim için hiçbir aşamada mantık aramadım. Kendi içinde tutarsız çok şey oldu. Ama bugün gelinen noktada en tutarsız olan biraz önce konuştuğumuz şey; Hamas’ın tuttuğu rehinelerin Türkiye’nin ABD ile olan dış ticaret yaptırımı problemiyle ne alakası var? Bence bu hikaye tamamen iki ülke liderleri arasında varılan mutabakata bir kılıf için üretilmiş bir şey. “Gel bu işi kapatalım” kararı alınmış sonra ona uygun prosedür aranmış ve bulunmuş. Artık bu aşamadan sonra mahkeme yeniden işi uzatma noktasına giderse o zaman ben anlarım ki İsrail uzatmak istiyor ve işi bozmak istiyor.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version