AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Ortadoğu bir kez daha, klasik anlamda bir “sıcak savaş”tan ziyade, katmanlı ve uzun soluklu bir yıpratma mücadelesine sahne oluyor. İlk 24 saatte yaşananlar gösteriyor ki İran, konvansiyonel bir hava-deniz üstünlüğü arayışında değil; aksine, rakibinin savaş makinesini sürdürülemez hale getirmeyi hedefleyen asimetrik bir savunma stratejisi yürütüyor. Yani cephede mutlak üstünlük aramak yerine, karşı tarafın maliyetini artırmaya ve zamanın lehine işlemesini sağlamaya çalışıyor.
İran’ın doğrudan ABD Donanması ile bir deniz muharebesine girmekten kaçınması bu bağlamda elbette bilinçli bir tercih. ABD uçak gemisi grupları ve deniz gücü, açık çatışmada İran donanmasına ağır kayıplar verdirebilecek kapasitede. Bu nedenle Tahran, donanmasını “ikinci perde” için saklıyor; yani savaşı uzatabilecek araçları elinde tutuyor. Daha zayıf deniz gücüne sahip aktörler, belirleyici bir deniz savaşı yerine kıyı savunması, mayınlama, insansız araçlar ve dağınık tehditlerle karşı tarafı yıpratmayı seçerler.
İran’ın asıl odağı, ABD’nin Körfez’deki üs ağı. Bu üsler erken uyarı radarları, hava savunma bataryaları, komuta-kontrol merkezleri ve lojistik düğümlerden oluşan bir savaş ekosistemi. İran’ın dalga dalga füze ve insansız hava aracı saldırıları, tek bir darbeyle üsleri yok etmeyi değil, hava savunma mühimmatını tüketmeyi ve operasyonel sürekliliği bozmayı hedefliyor.
Radar ve sensör sistemlerine yönelik saldırılar da bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Modern savaş, “bulan kazanır” prensibi üzerine kurulu. Erken ihbar sistemleri, yüksek irtifa radarları ve uydu iletişim altyapısı zarar gördüğünde, en gelişmiş hava gücü bile körleşebilir. İran’ın mobil radar kullanımı ve “emisyon disiplini” denilen kısa süreli aç-kapa taktikleri, klasik gerilla mantığının elektronik harp versiyonudur. Bu, düzenli ordu ile asimetrik reflekslerin bir sentezidir.
İsrail’in saldırılarında Irak hava sahasını tercih etmesi de İran hava savunmasının hâlâ caydırıcı bir risk oluşturduğunu gösteriyor. İran tam hava üstünlüğü sağlayamasa da, saldırganın manevra alanını sınırlayabiliyor. Bu da savunmanın başarısının, her zaman saldırıyı durdurmak değil, maliyetini artırmak olduğunu hatırlatıyor.
Boğazlar ve enerji hatları ise savaşın ekonomik cephesidir. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı, askeri bir manevradan çok jeoekonomik bir mesajdır. İran, sahadaki güç dengesini küresel enerji güvenliği üzerinden stratejik pazarlık unsuruna dönüştürmeye çalışıyor. Tarih boyunca dar geçitler ve boğazlar, askeri kuvvetten daha fazla siyasi etki üretmiştir.
Bu tabloyu askeri tarih perspektifine oturttuğumuzda, İran’ın yaklaşımının “stratejik savunma ve operatif taarruz” modeli olduğu görülür. Savunma pozisyonunda kalırken saldırı inisiyatifini tamamen bırakmıyor; fakat cephe genişletmek yerine yıpratıyor. Amaç karşı tarafın savaş iradesini aşındırmak.
Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, klasik anlamda bir “rejim değiştirme savaşı”ndan ziyade iki farklı savaş anlayışının çarpışmasına işaret ediyor. ABD ve İsrail’in ilk dalgada gerçekleştirdiği sınırlı ve sürpriz etkisi yaratmayı amaçlayan saldırılar taktik düzeyde başarı tartışmalarına konu olsa da, stratejik sonuç üretmiş görünmüyor. İran’ın ilk darbeyi absorbe ettikten sonra hava sahasını sivil trafikten temizleyip hava savunmasını devreye alması ve kısa süre içinde karşılık vermesi, bu senaryoya uzun süredir hazırlandığını gösteriyor. Askeri tarih bize, hazırlıklı bir devletin “ilk şoku atlatma” kabiliyetinin çoğu zaman savaşın kaderini belirlediğini öğretir; İran tam da bunu yapmaya çalışıyor.
Bugünkü çatışmada belirleyici olan, tarafların teknoloji seviyesi değil, sürdürülebilirlik kapasitesidir. ABD ve İsrail yüksek hassasiyetli fakat sınırlı sayıda ve pahalı mühimmat kullanırken, İran çok sayıda füze ve insansız sistemle yıpratma stratejisine dayanıyor. Bu, modern savaşın giderek bir “sanayi ve üretim savaşı”na dönüştüğünü gösteren Ukrayna’daki eğilimin Ortadoğu’daki yansımasıdır. İran’ın Körfez’deki üsleri hedef alması da bu nedenle tek vuruşta yok etme amacı taşımıyor; esas hedef hava savunma sistemlerini tüketmek, lojistik akışı aksatmak ve operasyonel maliyeti yükseltmek.
Koalisyon uçaklarının İran hava sahasına derin nüfuz edememesi ve uzaktan atılan mühimmatlara bağımlı kalması, İran’ın entegre hava savunma ağının tamamen çökertilemediğini gösteriyor. Tarihsel örnekler, Yugoslavya’dan Lübnan’a kadar, hava ve füze kampanyalarının kara tehdidi olmadan rejimi değiştirmekte zorlandığını ortaya koyuyor. Bu nedenle bugün uygulanan hava ağırlıklı baskı modeli, cezalandırıcı olabilir ama dönüştürücü değildir. İran’ın donanmasını büyük bir çatışmadan uzak tutması da aynı mantığın parçasıdır: kuvveti korumak, savaşı uzatabilecek araçları elinde tutmak.
Rejim içinde çözülme beklentilerinin gerçekleşmemesi de şaşırtıcı değildir. Dış saldırılar çoğu zaman içeride parçalanma değil, tam tersine siyasi kenetlenme üretir.
Savaşın askeri boyutundan daha etkili olabilecek cephe ise enerji ve deniz ticareti hattıdır. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz çevresindeki baskı küresel ekonomik sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Enerji akışını tehdit etmek, çoğu zaman cephede kazanılmayan avantajları diplomasi masasında üretir; 1973 petrol krizinin gösterdiği gibi ekonomik şok, askeri başarıdan daha hızlı siyasi baskı yaratabilir.
Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması ya da geçişin ciddi biçimde aksaması, dünya ekonomisini doğrudan bir “arz şoku” ile karşı karşıya bırakır. Çünkü bu dar su yolu yalnızca İran’a ait bir çıkış kapısı değildir; Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi enerji devlerinin ihracatının önemli bölümü de buradan geçer. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin bu boğaza bağlı olması, burada yaşanacak bir kesintinin yerel değil, sistemik bir kriz anlamına gelmesine yol açar. Bu nedenle fiziksel bir abluka gerçekleşmese bile risk algısının yükselmesi bile fiyatları hızla yukarı iter.
Enerji piyasaları böyle bir durumda önce “fiyat sinyali” verir. Petrol arzı gerçekten azalmadan bile, tankerlerin geçmek istememesi, sigorta maliyetlerinin artması ve sevkiyatların gecikmesi piyasada kıtlık beklentisi yaratır. Bu beklenti petrol fiyatını sıçratır; petrol fiyatındaki her hızlı artış ise küresel ekonomi için fiilen bir vergi gibi çalışır. Ulaşım maliyetleri yükselir, üretim pahalanır, gübre ve petrokimya ürünleri üzerinden gıda fiyatları artar. Sonuçta enerji şoku kısa sürede enflasyon şokuna dönüşür ve merkez bankalarının para politikası alanını daraltır.
Bu senaryoda en ağır darbeyi Asya ekonomileri alır. Hürmüz’den çıkan petrol ve LNG’nin büyük bölümü Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin sanayisini besler. Avrupa enerji açısından daha çeşitlendirilmiş kaynaklara sahip olsa da Asya’nın talebi alternatif piyasalara yönelince küresel rekabet kızışır ve fiyat baskısı Avrupa’ya da yansır. Yani kriz coğrafi olarak Körfez’de başlar ama maliyeti küresel ölçekte paylaşılır.
Enerji ithalatçısı ülkeler kaybederken, Hürmüz’e bağımlı olmayan üreticiler görece kazançlı çıkar. ABD, Kanada, Brezilya, Norveç gibi üreticiler daha yüksek fiyatlardan satış yapma imkânı bulur. Rusya gibi ihracatçılar da fiyat artışından gelir elde eder. Buna karşılık Körfez ülkeleri paradoksal biçimde hem fiyat artışından fayda görür hem de ihracat akışı aksadığı için fiziksel satış kaybı yaşar. Yani fiyat kazancı ile lojistik kayıp aynı anda yaşanır.
Deniz taşımacılığı ve sigorta sektörü de bu süreçte belirleyici hale gelir. Modern enerji ticaretinde akışı durduran şey bazen savaş değil, risk primidir. Sigorta şirketleri savaş bölgesine giren tankerleri teminat altına almak istemez veya maliyeti katlar. Bu durumda gemiler teknik olarak geçebilir olsa bile ticari olarak geçemez hale gelir. Böylece boğaz “kapanmadan kapanmış” olur; yani ekonomik abluka askeri ablukanın yerini alır.
İran açısından bakıldığında bu strateji kısa vadede güçlü bir jeopolitik baskı aracı üretir, ancak uzun vadede kendisi için de maliyetlidir. İran ekonomisi de enerji ihracatına ve deniz ticaretine bağlıdır; ayrıca böyle bir hamle büyük güçlerin askeri müdahalesini meşrulaştırma riskini taşır. Bu nedenle Hürmüz’ü tamamen kapatmak çoğu zaman sürdürülebilir bir seçenek değil, daha çok müzakere gücü yaratmaya yönelik bir “tehdit kapasitesi” olarak kullanılır.
Hürmüz’de yaşanacak ciddi bir aksama kazananı çok az, kaybedeni çok olan bir kriz üretir. Enerji ithalatçıları, sanayi ekonomileri ve kırılgan gelişmekte olan ülkeler en büyük bedeli öderken; alternatif üreticiler ve enerji dışı tedarik hatlarına sahip aktörler göreli avantaj elde eder. Ancak küresel ekonomi birbirine bu kadar bağlıyken, hiçbir aktör bu tür bir şoktan tamamen bağışık kalamaz. Bu yüzden Hürmüz Boğazı, askeri açıdan dar bir su yolu olsa da, ekonomik açıdan dünyanın en geniş etkili kırılma noktalarından biridir.
Bütün bunlar, bu çatışmanın kısa vadeli bir askeri sonuçtan ziyade uzun vadeli bir stratejik hesaplaşma olduğunu düşündürüyor. ABD yönetimi “kısa savaş” hedefinden söz etse de, kullanılan araçlar rakibi hızla dönüştürmeye değil, sınırlı baskı kurmaya yönelik. Eğer İran rejimi ayakta kalır ve temel askeri kapasitesini korursa, ortaya çıkacak sonuç bir zafer değil, daha sert ve kırılgan bir karşılıklı caydırıcılık dengesi olacaktır.
Bu noktada tarihsel arka planı hatırlamak gerekir. 1953’te ABD ve İngiltere’nin Musaddık hükümetini devirerek İran’da gerçekleştirdiği müdahale, kısa vadede Batı lehine görünse de uzun vadede derin bir egemenlik travması yarattı. 1979 Devrimi, dış müdahaleye karşı oluşmuş stratejik bir refleksin ifadesiydi. Bugün İran’ın dayanıklılık, kendi kendine yeterlilik ve uzun süreli dirence dayanan güvenlik anlayışı, büyük ölçüde o tarihsel deneyimin ürünüdür. Başka bir deyişle, yarım yüzyıl önce yapılan müdahale İran’ı zayıflatmak yerine, dış baskıya karşı daha dirençli bir stratejik kültürün doğmasına yol açtı.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

