Site icon Serbest Görüş

Adalet yoksa devlet nedir ki?

Ali Topdağ


ALİ TOPDAĞ | YORUM

Medeniyetlerin yükselişi yalnızca güçlü devletlerin varlığıyla değil, aynı zamanda adalet duygusunu koruyan toplumların varlığıyla mümkün hale gelmiştir. Tarih boyunca devlet ile toplum arasındaki ilişki, bir medeniyetin kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biri olmuştur. Devletin düzen sağlayan kurumsal gücü ile sivil toplumun ürettiği ahlâkî ve kültürel dinamizm arasındaki denge bozulduğunda toplumlar ya otoriterliğe sürüklenmiş ya da kurumsal düzenlerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden siyaset felsefesinin en temel sorularından biri hep aynı olmuştur: Adalet yoksa devlet nedir ki?

Bu yalnızca modern zamanların değil, insanlık tarihinin de ortak sorusudur. Augustine of Hippo, adalet ortadan kalktığında devletlerin büyük birer haydut çetesine dönüşebileceğini söylerken aslında devletin meşruiyet kaynağına işaret etmiştir: Devleti ayakta tutan şey yalnızca güç değil, o gücün adaletle sınırlandırılmasıdır.

Benzer bir yaklaşım İslam düşüncesinde de güçlü biçimde ifade edilmiştir. Said Nursî’nin ortaya koyduğu ‘adalet-i mahza’ anlayışı bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Bu anlayışa göre bir masumun hakkı toplumun tamamı adına bile feda edilemez. Bediüzzaman bunu, “Bir gemide doksan dokuz suçlu ve bir masum bulunsa, o gemi batırılamaz.” şeklinde ifade eder. Çünkü adalet, çoğunluğun çıkarı adına bir masumun hakkını yok sayamaz.

Bu yaklaşım modern hukukta “suçun ve cezanın şahsiliği” ilkesi ile ifade edilir. Suç ve ceza bireyseldir. Bir kişinin suçu onun ailesine, akrabasına, ait olduğu topluluğa yüklenemez. Hiç kimse bir başkası ‘yüzünden’ cezalandırılamaz.

Modern siyaset teorisyenleri aynı sonuca farklı bir yoldan ulaşmıştır. Montesquieu, devlet gücünün tek elde toplanmasının özgürlüğü yok edeceğini savunarak güçler ayrılığı ilkesini geliştirmiştir. Yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması gerektiğini söyleyen bu yaklaşım, devlet gücünün keyfileşmesini önleyen en önemli mekanizmalardan biridir. Güçler ayrılığı sayesinde devlet gücü denetlenir ve hukuk/adalet korunur.

Sivil toplumların önemi

Devlet ile toplum arasındaki sağlıklı ilişkinin bir diğer önemli unsuru ise sivil toplumdur. Sivil toplum, devlet dışında kalan gönüllü organizasyonların oluşturduğu sosyal alandır. Vakıflar, dernekler, düşünce kuruluşları ve eğitim girişimleri bu alanın önemli parçalarıdır.

Alexis de Tocqueville, demokratik toplumların gücünün yalnızca devlet kurumlarından değil, güçlü sivil toplum ağlarından geldiğini vurgulamıştır. İnsanların gönüllü birliktelikler kurarak toplumsal sorunları çözmeye çalışmaları, demokrasinin en önemli dayanaklarından biridir.

Gerçekten de medeniyet tarihi incelendiğinde büyük ilerlemelerin çoğunun yalnızca devlet politikalarının değil, aynı zamanda sivil toplumun üretkenliğinin sonucu ile ortaya çıktığı görülür. Bilimsel araştırmalar, eğitim kurumları, kültürel faaliyetler ve sosyal dayanışma ağları çoğu zaman sivil girişimlerin ürünü olmuştur. Bu nedenle devlet ile sivil toplum arasında bir rekabet değil, bir tamamlayıcılık ilişkisi kurulmalıdır. Devlet düzeni ve hukuku sağlar; sivil toplum ise kültürü, bilgiyi ve toplumsal dayanışmayı üretir.

Bu noktada devlet adamı ile siyasetçi arasındaki farkı da göz önünde bulundurmak gerekir. Devlet adamı uzun vadeli düşünür; toplumun tamamının menfaatini gözetir ve kurumları güçlendirmeye çalışır. Siyasetçi ise çoğu zaman kısa vadeli güç mücadelelerinin içinde hareket edebilir. Siyasi rekabet demokrasinin doğal bir parçasıdır; ancak devlet yönetiminde belirleyici olan şey kişisel siyasi çıkarlar değil kurumsal akıl olmalıdır. Günümüzde bir toplumun geleceğini güvence altına alan şey güçlü ve karizmatik liderler değil güçlü kurumlardır.

Avrupa örneği… 

Devlet ile sivil toplum arasındaki işbirliğinin başarılı örneklerinden biri İkinci Dünya Savaşından sonraki Avrupa’dır. Özellikle Avrupa Birliği çerçevesinde gelişen ekonomik, siyasi ve hukuki yapı, devlet kurumları ile sivil toplum arasında denge kurmaya çalışan önemli adımdır. Avrupa ülkelerinde sivil toplum kuruluşları eğitimden kültüre, sosyal dayanışmadan insan haklarına kadar birçok alanda devlet kurumlarıyla işbirliği içinde faaliyet yürütmektedir. Bu model mükemmel değildir; ancak güçlü devlet ile özgür toplum arasındaki dengeyi kurmaya yönelik önemli bir tecrübedir.

Siyaset felsefesinde devlet gücü ile özgürlük arasındaki dengeyi açıklayan farklı yaklaşımlar vardır. Thomas Hobbes güvenliği sağlamak için güçlü bir devlete ihtiyaç olduğunu savunurken, John Locke bireysel hakların devlet gücü karşısında korunması gerektiğini vurgulamıştır. Modern demokrasiler bu iki yaklaşım arasında bir denge kurmaya çalışır: Güvenliği sağlayan ama özgürlüğü ortadan kaldırmayan bir devlet.

Evet, devlet ile sivil toplum arasındaki ilişki bir çatışma ilişkisi değil, evlilikteki gibi bir denge ilişkisi olmalıdır. Devlet adalet ve düzeni sağlar; sivil toplum ise medeniyetin ruhunu üretir. Hukukun üstünlüğü, suçun ve cezanın şahsiliği ve güçlü sivil toplum kurumları bu dengenin temel taşlarıdır. Adaletin zayıfladığı bir yerde devlet daha güçlü hale gelebilir ama meşruiyetini kaybeder. Çünkü devletin gerçek gücü, sahip olduğu otoriteden değil, temsil ettiği adaletten doğar.

Bu nedenle soruyu yeniden sormak istiyorum: Adalet yoksa devlet nedir ki?

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version