İsrail’in “kısa ve ezici” operasyonla İran’ı hızla masaya oturtma hesabı tutmadı; savaş uzun soluklu bir yıpratma mücadelesine döndü. İran, ucuz füze ve kamikaze dronlarla Patriot/THAAD gibi savunmaları pahalı mühimmat harcamaya zorlayarak “stok savaşı” yürütüyor. Bu baskı Washington ve Tel Aviv’i strateji değiştirip füze fırlatma altyapısını avlamaya iterken, Tahran da temposunu düşürüp daha ağır bir ikinci dalga için kaynak biriktiriyor. Körfez ülkelerini ve Türkiye’yi İran karşıtı cepheye çekme hamleleri sürerken, çatışmanın nükleer eşiğe ve daha geniş bir savaşa tırmanma riski de büyüyor.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Savaşın başlangıcında İsrail’in Washington’a sunduğu tablo oldukça farklıydı. Plana göre, İran’a karşı kısa süreli ve ezici bir operasyon yürütülecekti. Hafta sonu yoğun bombardımanla İran’ın askeri kapasitesi kırılacak, pazartesi piyasalar açıldığında ise Tahran yönetimi zayıflamış ve müzakereye mecbur kalmış olacaktı. Kamuoyuna “rejim değişikliği” söylemi sunulsa da asıl hedefin, İran’a Versailles benzeri ağır bir barış anlaşması dayatılacaktı.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve savaşın ilk hamleleri beklendiği gibi sonuçlanmadı. İran liderliğine yönelik saldırılar ve şehirlerin bombalanması, rejimin iç desteğini zayıflatmak yerine milliyetçi refleksleri güçlendirdi. İran’da rejime karşı eleştirilerin en yoğun olduğu kesimlerin büyük ölçüde şehirlerde yaşadığı düşünüldüğünde, bu saldırılar paradoksal biçimde rejim karşıtı toplumsal enerjiyi de milliyetçi bir savunma refleksine yönlendirdi.
İran’ın askeri yapısı da bu süreçte belirleyici oldu. Uzun süredir tartışılan konu, İran’ın komuta-kontrol sistemini merkezi bir liderliğe bağımlı olmaktan çıkarıp hücresel ve çok katmanlı bir yapıya dönüştürmüş olmasıydı. Böyle bir sistemde lider kadrolara yönelik saldırılar ordunun işleyişini tamamen felç etmeyecek; zira karar alma mekanizması dağıtılacak ve kademeli bir halefiyet planına dayanacaktı.
Savaşın ilk günlerinde İran’ın yüzlerce füze fırlatması psikolojik bir mesajdı: Bu savaş tek taraflı olmayacak ve saldırının maliyeti saldırıyı başlatanlar için de hissedilecek demekti.
Fakat asıl kritik gelişme başka bir yerde yaşandı. İran, hava savunma sistemlerini aşmak için modern füzelerine güvenmedi. Daha eski, ucuz ve yavaş füzeler ile kamikaze droneları düşmanın hava savunma sistemlerini meşgul edecek şekilde kullandı. Patriot ve THAAD gibi sistemler de her hedefi vurabilmek için pahalı önleyici füzeler kullanmak zorunda kaldı.
Bu noktada savaşın matematiği değişmeye başladı.
Artık mesele, kimin daha fazla füze fırlattığı değil; kimin stoklarının daha hızlı tükeneceğiydi. Bir balistik füzenin düşürülmesi için birden fazla önleyici füzenin ateşlenmesi gerektiği düşünüldüğünde, maliyet dengesi hızla değişti. İlk günlerde ABD’nin Tomahawk stoklarının önemli bir bölümünün kullanıldığına dair değerlendirmeler de bu kaygıyı artırdı.
Bu farkındalık, Washington ve Tel Aviv’in stratejisinde hızlı bir değişikliğe yol açtı. İlk günlerde konuşulan “şok ve dehşet” tarzı geniş çaplı bombardıman yaklaşımı geri plana itildi. Bunun yerine odak noktası füze fırlatma altyapısını tespit edip yok etmeye çevrildi. Uydu görüntüleri, drone gözetlemesi ve elektronik istihbarat bu yeni stratejinin merkezine yerleşti.
İran ise buna karşılık saldırı temposunu düşürerek füze stoklarını ve mobil fırlatma platformlarını korumaya yöneldi. Yani satrançtaki gibi tempo düşürüldü; fakat oyun devam etti.
Bu savaş aynı zamanda modern askeri doktrinlerin sınırlarını da gösterdi. ABD ordusu uzun yıllardır hava üstünlüğü kurarak kara kuvvetlerine alan açmaya dayanan bir savaş modeline göre şekillendi. Ancak İran gibi büyük, dağınık ve füze kapasitesi yüksek bir ülkeye karşı tamamen farklı bir denklem ortaya çıktı:
Böyle bir savaşta hava üstünlüğü tek başına belirleyici değil, endüstriyel kapasite ve mühimmat stoklarının dayanıklılığı da önemli.
İşte bu yüzden bu savaşı satranç oyunu olarak görmek gerek. Oyun hâlâ devam ediyor. Bu oyunda oyunun kaderini belirleyen şey hızlı saldırılar değil, doğru zamanda yapılan yavaşlatma hamleleri.
Ortadoğu’daki savaşın gidişatına bakıldığında, sahada görünen aktörlerin ötesinde daha büyük bir stratejik oyun oynandığına dair güçlü işaretler de var.
Gözden kaçırılmaması gereken ihtimallerden biri şu: Çin, İran savaşını fiilen bir test alanı olarak kullanıyor olabilir.
Hipersonik silah teknolojisi bugün büyük güçler arasındaki en kritik rekabet alanlarından biri. Çin bu alanda son yıllarda önemli ilerlemeler kaydetti. Ancak gerçek savaş koşullarında bu sistemlerin nasıl performans göstereceğini görmek için laboratuvar değil, gerçek çatışma ortamı gerekiyor. İran’ın geniş coğrafyası, dağınık askeri altyapısı ve yoğun füze savaşı ortamı böyle bir test için benzersiz bir fırsat yaratıyor.
Bu nedenle sahada yalnızca İranlı askeri unsurların değil, Çin savunma sanayii ve askeri çevrelerinden bazı teknik ekiplerin bulunması ihtimali tamamen göz ardı edilemez. Bu ekiplerin görevi doğrudan savaşa katılmak değil, yeni nesil silah sistemlerinin performansını gözlemlemek ve veri toplamak olabilir.
Bununla bağlantılı olarak İran’ın savaşın başından beri dikkat çeken bir strateji izlediği görülüyor: tüm kapasitesini aynı anda kullanmıyor. Tahran yönetimi henüz elindeki en gelişmiş sistemleri sahaya sürmüş görünmüyor. Bu da İran’ın daha ağır bir “ikinci dalga” için hazırlık yapıyor olabileceğini düşündürüyor.
Bu stratejinin arkasındaki mantık oldukça klasik: Karşı tarafın lojistik kapasitesini yıpratmak. Modern savaşlarda mühimmat stokları ve tedarik zinciri en kritik kırılma noktalarından biri. Özellikle binlerce kilometre uzaktan yürütülen operasyonlarda bu sorun daha da büyüyor.
ABD’nin askeri kapasitesi tartışılmaz derecede büyük olsa da Ortadoğu’daki operasyonları ABD ana karasından yürütmek mümkün değil. Bölgedeki üsler, deniz platformları ve müttefik ülkeler üzerinden kurulan karmaşık bir lojistik ağ gerekiyor. Böyle bir ortamda mühimmat tüketim hızı ile üretim kapasitesi arasındaki denge stratejik bir faktöre dönüşüyor.
Tam da bu yüzden İran’ın saldırı temposunu zaman zaman düşürmesi geri çekilme anlamına gelmeyebilir. Aksine bu, kaynaklarını koruyan ve doğru anı bekleyen bir yıpratma stratejisinin parçası olabilir.
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Ortadoğu’daki bu savaş büyük güçlerin askeri teknoloji, mühimmat ekonomisi ve stratejik dayanıklılık konularında birbirini test ettiği daha geniş bir rekabetin sahaya yansıması.
Bu noktada İsrail, Körfez’deki Sünni Arap ülkelerini İran karşıtı koalisyona dahil edebilmek için bazı örtülü operasyonlar yürütüyor. Nitekim İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri üssüne yapılan füze saldırısının İran’dan ateşlenmediğine dair bulgular ortaya çıktı. Bu durum, Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların da doğrudan İran kaynaklı olmayabileceği ihtimalini yeniden ciddi biçimde gündeme taşıdı.
ABD ve İsrail’in, Türkiye’yi de İran karşıtı cepheye dahil edebilmek için yoğun bir diplomatik ve stratejik çaba içine girdiği de gözden kaçmıyor. Kürt unsurların sahaya sürülmesi süreci başladı zaten.
Buna karşılık İran’ın, tüm bu senaryolara hazırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle İran ordusunun ve siyasi liderliğinin şehadeti yücelten ideolojik yaklaşımı ile Körfez Arap ülkelerinde hem askeri kadrolar hem de siyasi liderlik arasında gözlenen daha pragmatik ve riskten kaçınan yaklaşım arasında belirgin bir fark bulunuyor.
Peki İran bu savaşı kazanabilir mi?
Evet, belirli şartlar altında kazanabilir.
Ancak daha kritik soru şu: ABD ve İsrail, bu savaşı kaybettiklerini düşündükleri bir noktada İran’a karşı nükleer silah kullanma yoluna gidebilir mi?
Ne yazık ki bu ihtimal de tamamen dışlanabilecek bir senaryo değildir.
İsrail’in Hindistan ile kurduğu jeopolitik eksen, aynı zamanda nükleer güç sahibi tek Müslüman ülke olan Pakistan’ı hedef almakla birlikte aynı zamanda Çin’i çevrelemeyi hedefleyen daha geniş bir stratejik hattın parçasıdır.
Bu tablo, İran’a karşı kurulan askeri büyük güç rekabetinin de giderek daha fazla bu sahaya taşınmasına yol açabileceğini göstermektedir. Çünkü İran’a yönelik askeri baskının artması, enerji güvenliği, jeopolitik nüfuz ve stratejik dengeler açısından İran’la yakın ilişkiler kurmuş olan Rusya ve Çin’i de er ya da geç sahaya çekme ihtimalini barındırmaktadır.
Bu nedenle İran merkezli bir savaşın, başlangıçta bölgesel bir çatışma gibi görünse bile, zaman içinde 3. Dünya savaşına dönüşebileceği göz ardı edilemez.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

