Site icon Serbest Görüş

YORUM | Darbeler: Türk dış politikasında tasfiye ve savrulma

İdris Gürsoy


MEHMET KARAMAN | YORUM*

Türk siyasi tarihi, dışarıdan bakıldığında bir iktidar kavgası gibi görünse de; gerçekte her askeri müdahale, Türk dış politikasının omurgasında telafisi imkansız çatlaklar açmıştır. III. Selim’den bugüne yaşanan her kırılma, Türkiye’nin küresel satranç tahtasındaki manevra alanını daraltmış ve ülkeyi ağır diplomatik diyetler ödemeye mahkûm etmiştir.

Bu hikaye, 1807’de III. Selim’in Nizam-ı Cedid hamlesinin kanla durdurulmasıyla başlar. Bu darbe sadece bir padişahı tahtından etmemiş, Osmanlı’nın Batı ile rekabet şansını bir kuşak boyunca yok etmiştir. Reformun durması devleti Rusya karşısında o kadar aciz bırakmıştır ki; Türkiye hayatta kalabilmek için “Hünkar İskelesi” gibi teslimiyetçi antlaşmalara, yani stratejik bağımlılığa boyun eğmek zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, 1876’da Abdülaziz’in devrilmesi mali bir iflasın sonucu olsa da, yarattığı otorite boşluğu Kıbrıs’ın İngiltere’ye kaybedilmesine giden yolu döşemiştir.

1913’teki Bab-ı Ali Baskını ise diplomasinin Hariciye koridorlarından çıkıp kışla hapsine girmesinin en trajik örneğidir; subayların Alman hayranlığı, koca bir imparatorluğu I. Dünya Savaşı’nın ateşine atarak tasfiye etmiştir.

Cumhuriyet dönemi darbeleri ise Türkiye’yi Batı’nın “sadık ama kullanışlı” bir bekçisi haline getirme misyonunu üstlendi. 1960 müdahalesi, ABD kıskacına giren Menderes hükümetinin ekonomik tıkanıklığı aşmak için SSCB bloğu ile temas kurma çabasına verilmiş sert bir “eksen” cezasıydı.

1971’de ordu, jeopolitik gerçekler karşısında ideolojisini esnetip Çin’i tanırken; 1980 darbesi “bir asker sözüyle” Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne onay vererek bugün Ege ve Akdeniz’de yaşadığımız kuşatılmışlığın asıl sebebine dönüştü. 28 Şubat ise, İslam dünyasıyla kurulan bağları (D8) koparıp, ordu eliyle İsrail ile stratejik bir ittifak inşa ederek, Türkiye’yi bölgedeki sivil güç merkezlerinden yıllarca izole etti.

Bu kronolojinin en sarsıcı ve farklı halkası ise 15 Temmuz’dur. Eski müdahaleler orduyu “kullanarak” yapılırdı; ancak 15 Temmuz doğrudan orduya ve ülkeye karşı kurgulanmış bir “darbe oyunu” olarak tarihe geçti. Bu açıdan bakıldığında 15 Temmuz’a başarılı olmuş bir ‘sivil darbe’ de denilebilir…

Rejimin ‘kökleşmesi’ için kurgulanan bu ‘kanlı’ operasyonun dış politika bilançosu, TSK’nın kurumsal yapısının ve itibarının felç edilerek ordunun oyun dışı bırakılmasıdır. Resmi verilere göre hukuksuz KHK’larla TSK’dan 150’si general 25 bine yakın askeri personel ihraç edilmiştir.

Bölgenin en büyük askeri gücünün kurumsal bir türbülansa sokulması; İsrail için paha biçilemez bir güvenlik garantisi, ABD için NATO’nun “asi” bir kanadını terbiye etme fırsatı, Rusya için Türkiye’yi Batı’dan koparıp kendisine bağımlı kılma boşluğu, AB için Türkiye’yi bir “mülteci bekçisine” indirgeme şansı ve İngiltere için bu kaostan yeni nüfuz alanları devşirme imkanı doğurmuştur.

Darbeler genellikle iç krizlerin bir sonucu gibi başlasa da, Türkiye’deki her müdahale sonrası kurulan yeni yapıların dış politika karnesi dramatik bir sarmalı işaret eder. Yeni oluşan güç odakları, her seferinde hem operasyon sırasında kendilerine yardımcı olan içerdeki ve dışarıdaki güç odaklarına karşı bir “gebelik” (borçluluk) içine girmiş, hem de topluma ve bu odaklara kendilerini ispat etmek adına mutedil çizgiden saparak gerçeklikten kopan hamlelere yönelmiştir. Ancak ordu ve bürokraside yapılan devasa tasfiyeler, devletin uygulama kapasitesini eritmiştir.

Sonuçta; elinde ne liyakatli bir diplomatik kadro ne de kurumsal bir askeri/kurmay akıl kalan bu yapılar, “haddini ve gücünü aşan” dış politika maceralarıyla karşı karşıya kalmış, her hamlesinde daha büyük stratejik kayıplara kapı aralamıştır.

*Konuk Yazar

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version