PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Haftalık market alışverişinde alacağı yemeklik malzemenin ve çocuğuna ne yedireceğinin derdine düşmüş bir anne varsa eğer, ağır işlerinde ayaklarında derman kalmayana dek çalışmasına karşın aldığı üç kuruşla ayın sonunu getiremeyen, neyin siyasetini konuşacaksınız! Emeklilik maaşı veya asgari ücreti yetmediği için marketlerin tarihi geçmiş ve bozuk ürünlerinin atıldığı leş kokulu çöp konteynırlarından çürük meyve-sebze toplayan onlarca insanı görüyorsanız ve hala “büyük Türkiye” masallarına itibar ediyorsanız, ben ne diyeyim size!
İşini yaparken işinin karşılığında alacağı ücretin evinin kirasını anca ödeyebileceğini bilen bir emekçinin derdi meselesi değilse siyasal bir sistemin ve bu konu bile olmuyorsa medyada artık, hala umut var mıdır?
Türkiye tarihinin en büyük yoksullaşmasını yaşıyor.
Bazıları bunu – büyük ölçüde hesap ‘abrakadabrası’ yaparak olduğundan fazla gösterilen – kişi başı gayrı safi milli hâsıladan alınan paydaki büyümeyle çelişkili görebilir, ama biraz dikkat edilirse bunun ülkedeki üretilen pasta ebadıyla değil, o pastanın paylaşımıyla alakalı bir sıkıntı olduğu rahatlıkla görülebilir.
Turgut Özal döneminden beri önemi kavranan “orta direk” kavramı (İngilizce orta sınıf ya da “middle class” denen toplum segmenti) fiilen artık yoktur Türkiye’de. Orta direk denen kesim kompleye yakın alt gelir grubuna düştü. Zaten ebatça büyük olan fukaralar ise artık sadece dar gelirli değil, yoksuldur. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlar arasında kaç hamile kadın, yeni doğan bebek, 1-6 yaş grubu çocuk, emekli ve yaşlı var biliyor musunuz?
“Allah insanı açlıkla terbiye etmesin!” diyen büyükler, bu dönemi yaşamamıştı. Bunun ne maneviyatla ne de terbiyeyle alakası var. Yaşananların sorumlusu rejimdir ve biz rejimin demokrasi, insan hakları, adalet, özgürlükler gibi alanlardaki eksiklerini eleştirirken, çoğu kez esasında en temel olan boyutu, yani “hayatta kalma ekonomisini” hesaba katmıyoruz. Oysa en önemli işlevidir bir devletin, vatandaşının varlığını sürdürecek koşulları oluşturmak.
Devlet dediğim için gülümseyenleriniz vardır mutlaka. Haksız değilsiniz. Çünkü Türkiye devlet olma özelliğini kaybedeli epey oluyor. Ne yapalım ki bir adi suç çetesine indirgenmiş dahi olsa, Türkiye’nin ligindeki devletler çoğunlukla daha iyi sınav veriyor. Venezüella gibi istisnaları hariç tutarsak, otoriter rejimler denkleminde sistemin sürdürülebilirliği ile vatandaşın masasındaki yiyecek arasında korelasyon vardır. Özgür olmasam da karnım tok diyenlerin çoğunlukta olması otoriter rejimlerin çıkarınadır. Türkiye’de Erdoğan rejiminin en önemli yakıtı rant paylaşımı olduğundan bu denklemi artık tutturamıyorlar. Canavarın yediği yuttuğu rakamsal olarak değişmiyor, hatta giderek büyüyor. Güç paydaşlarından tabana doğru piramidin kapsama alanındaki tüm segmentlere kaynak aktarımı canhıraş devam etmek mecburiyetinde, firavunun iktidarını koruması için.
Kendi sistem içi döngüsünü devam ettiren rejim, ezici çoğunluğun yaşamını devam ettirme koşullarını boş vereli çok oldu. Çöp konteynırlarından yiyecek toplayan vatandaş haberlerinin ‘havuz’ medyasında yer almamasının nedeni kısmen bu. Gerçekten çok gerçeğin imajıyla ilgilenen “gazeteciler” benim bu satırlarımı bir hainin ihanete devam etmesi olarak yorumlayacaklar.
Oysa gerçek ihanetin ne olduğunu herkes biliyor.
Bakalım rakamlar bu konuda neler söylüyor. Türkiye’de bugün yoksulluk sınırı dört kişilik bir aile için 101 bin 700 lira. Açlık sınırı ise 31 bin 224 lira. Net asgari ücret 28 bin 75 lira. Dört kişilik ailemizde anne-baba ikisi de asgari ücretle çalışsalar, ailenin geliri 56 bin lira olur.
Bu ailenin yoksulluk sınırının altı seviyeden çıkması için gelirlerinin iki katına ulaşması gerekir. Türkiye’de birçok ailede asgari ücretle çalışan baba ve ev kadını olan aile konstelasyonu vardır. Yani ailelerin büyük bölümünde yoksulluk sınırı cenderesinden kurtulmak için gelirlerini dörde katlamaları gerekiyor.
Açlık sınırı mukayesesi bu bağlamda önemli! Net asgari ücret açlık sınırının altındadır. Sadece tek asgari ücret girdisi olan bir aile sadece yoksul değildir, açtır! Yeni nesil açlıkla mücadele ediyor; salt yoksullukla değil…
Yeni Türkiye dedikleri şeyin sosyo-ekonomik gerçeği bu kadar çarpıcıdır.
Bu ortamda Erdoğan demografik sorunlara dikkat çekiyor ve aile başı 4 çocuk yapılmasını salık veriyor. Oysa devletin istatistik kurumunun hesaplamalarında anne baba ve iki çocuk üzerinden yapılan hesaplama projeksiyonları bile bir fecaattir. İki çocuk daha olsaydı çocukların gıdaya ulaşım şansları iki kat daha kötü olacaktı.
Erdoğan döneminin en önemli başarısızlığı budur.
Türkiye, gelir dağılımında dünyanın en kötü ülkeleri arasında yer alıyor. Dünya yolsuzluk algısı endeksi verilerine göre Türkiye dünyanın en yolsuz ülkelerinden biri. Siyasete parmağında tek alyansla giren biri, bugün kendi harami riyaseti sonucunda dünyanın en zengin 10 liderinden biri olmuştur. “Milletin a.na koymak” düsturuyla hareket eden beşli çetenin de, çamur havuzu medya imparatorluğunun da, devlet güdümünde sermaye dönüşümü üzerinden İslamcı kesimin varsıllaştırılması ve diğer kesimlerin yoksullaştırılması stratejisinin de, “Gerekirse önüne yatarız!” diyen bakan profillerinin de, İran ajanı yolsuz işadamlarının yılın iş insanı ödülü almasının da arka planında Erdoğan ve onun harami rejimi vardır.
Halk yanlış bir tercih yaptı. Bu tercihi defalarca tekrarladı. Makarna kolilerine oyunu teslim ederken çocuklarını açığa mahkûm etti. Bağımlılıkları arttıkça harami rejiminin bataklığına saplanmaları kaçınılmaz oldu.
Bakın bu yazıda siyaset yazmıyorum.
Hapishanelerdeki bebekler değil konu.
Basın özgürlüğü değil.
Yargının siyasetin köpeği yapılmasını anlatmıyorum.
Firavunlaşan bir adamın biat temelli yolsuz kleptokrasisinde açlıkla sefaletle mücadele eden gariban anneler, gariban babalar, gariban çocuklardır bu yazının konusu!
Belki de önce açlığı konuşacağız, sonra siyaseti!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

