Site icon Serbest Görüş

Suriye’de Esad sonrası kırılma: Kürtler dışlanıyor!

Ahmet Kemal Genç


AHMET KEMAL GENÇ | HABER ANALİZ

2026 Ocak ayında yaşananlar yaklaşık 15 yıl süren Suriye iç savaşında Esad’ın devrilmesinden sonra yeni bir kırılma olarak kayda geçti. SDG ile Şam merkezli geçici hükümet arasındaki uzun süreli entegrasyon ve çatışma dengesi, hem sahada hem de diplomatik alanda farklı bir evreye taşındı.

Kobani ve diğer Kürt kentlerinin silahlı gruplar tarafından kuşatılması, Kürtleri bir kez daha hayatta kalma mücadelesi vermeye zorladı. Kürtlerin geri çekilişi taktiksel görünse de, aslında Suriye’nin yeni siyasal yapısını ve uluslararası ve bölgesel güçlerin önceliklerini ortaya koyan bir manzara oldu.

Krizin temelinde, Türkiye ve uluslararası toplumca muhatap kabul edilen HTŞ ve anayasasız, meşruiyeti tartışmalı bir yönetim yer alıyor. Böyle bir ortamda güvenlik ve hakların korunması mümkün değil; yalnız kalan Kürtler, varlıklarını savunmak için direnişi tek seçenek olarak görüyor.

Peki Suriye’de son bir ayda tam olarak ne oldu?

Paris süreci ve kırılmanın başlangıcı

Son bir ayda yaşananlar ani bir çöküş değil, uzun süredir hazırlanan bir sürecin hızlanmasıdır. Paris’te ABD arabuluculuğunda, Türkiye’nin de katıldığı bir güvenlik toplantısında, HTŞ ve İsrail üzerinden yürütülen görüşmeler sonucunda Şam yeniden meşru bir muhatap olarak öne çıktı. Bu durum, SDG’nin siyasi ve diplomatik ağırlığını zayıflattı ve sahadaki güç dengelerini hızla değiştirdi. Bir nevi olacaklara göz yumuldu.

7–10 Ocak’ta Halep’te yaşanan çatışmalar, Şam–SDG entegrasyonunun sürdürülemez olduğunu gösterdi. Ateşkes denemeleri sonuçsuz kaldı; entegrasyonun kalıcı bir siyasal uzlaşıya değil, geçici bir dengeye dayandığı açığa çıktı.

SDG’nin geri çekilmesi ve sahadaki çözülme

Askerî ve diplomatik baskıların artmasıyla SDG’nin Fırat’ın batısından doğusuna çekilmesi, taktik olarak sunulsa da siyasal ağırlık kaybını görünür kıldı. Bazı Arap aşiretlerinin Şam’a yönelmesi, SDG’nin toplumsal ve siyasal tabanındaki kırılmayı derinleştirdi.

18 Ocak’ta ilan edilen ateşkes ve entegrasyon çerçevesi, SDG’nin fiilî özerkliğinin aşamalı biçimde merkezi devlete bağlanmasını hedefledi. Barak’ın “SDG’nin misyonu büyük ölçüde tamamlandı” açıklaması, Washington’un öncelik değişimini ve süreci Şam üzerinden yürütme eğilimini netleştirdi. Ateşkes uzatmaları kalıcı çözüm değil, geçici çatışmasızlık üretti; IŞİD tutukluları başlığı en kırılgan dosya olarak öne çıktı.

18 ocak anlaşmasının konuşulduğu son toplantıda HTŞ ve Şam’ın dayatmacı tutumu karşısında Kürt siyasal aktörlerinin masadan çekilmesi ve direniş kararı alması Kürtlerin bölgesel ölçekte ve diasporada eş zamanlı mobilizasyonuna yol açtı. Kürt meselesi yeniden uluslararası gündeme taşındı ve Batılı ülkeler krizi yönetmek için sınırlı hamleler atmak zorunda kaldı.

Bu süreç, Kürtler açısından mutlak bir yenilgiden ziyade, uluslararası sistemin sınırlarını ve Kürt siyasetinin karşı karşıya olduğu yapısal kısıtlamaları açık biçimde gösteren sert bir ders oldu.

Küresel güçler devrede; 29 Ocak anlaşması

ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteği ile yapılan mutabakat çerçevesinde öne çıkan başlıca düzenlemeler şunlardı: Tüm cephelerde ateşkesin sağlanması, SDG’ye bağlı güçlerin kademeli olarak Suriye ordusuna entegrasyonu ve güvenlik ile idari yapıların merkezi yönetimle bütünleştirilmesi…

Ayrıca petrol sahaları, sınır kapıları ve stratejik altyapılar merkezi hükümete devredilecek; Kürtlerin kültürel ve dilsel hakları müzakere konusu yapılacaktı. Ortak güvenlik mekanizmaları kurulacak ve yerinden edilen sivillerin güvenli geri dönüşü için gerekli koşullar sağlanacaktı.

Kürtlerin yalnız bırakılması, bir ihanet değil, Washington’un değişen stratejik önceliklerinin sonucu olarak gösteriliyor. İran’ı kuşatma hedefini merkeze alan ABD, Suriye’yi siyasal müzakere alanı olmaktan çıkararak bölgesel çatışma mimarisinin bir parçası hâline getirdi. Bu yeni düzende, siyasal talepleri olan Kürt aktörler yerine daha düşük maliyetli ve kolay yönlendirilebilir yapılar tercih edildi.

Yeni Suriye mimarisi ve bölgesel hedefler

Ortaya çıkan düzen, ABD ve İsrail’in bölgesel öncelikleriyle uyumlu: İran’ın zayıflatılması, Haşdi Şabi’nin etkisizleştirilmesi ve direniş ekseninin dağıtılması temel hedefler. Suriye–İran–Irak hattında olası bir bölgesel savaşın önündeki engellerin kaldırılması da sürecin önemli bir boyutunu oluşturuyor. Kürtlerin Haşdi Şabi ile çatışmayı reddetmesi, sahada farklı, daha “işlevsel” aktörlerin öne çıkmasını hızlandırdı.

Türkiye’nin SDG’nin statü kazanmasını engellemeye yönelik süreklilik arz eden politikası, Kürtlerin hareket alanını daraltan yapısal bir unsur olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşım dönemsel değil, stratejik ve uluslararası düzlemde Kürtleri sınırlayan bir etken.

Kürtlerin dışlanmasını yalnızca dış müdahalelere bağlamak eksik olur. Uzun yıllar boyunca Kürt siyaseti, reel politikten uzak ideolojik söylemlerle hareket etti. “Halkların kardeşliği”, “komünal yapı” ve “dünyayı demokratikleştirme” gibi teorik fanteziler, zaman ve enerjiyi tüketmiş; ne toplumsal mobilizasyon ne de uluslararası sistemde somut kazanımlar üretebildi. Uluslararası aktörlerin temel sorusu olan “Ne istiyorsunuz ve karşılığında ne sunuyorsunuz?” sorusuna net yanıt verilemedi.

Bu durum, Türkiye’deki son çözüm sürecinde de görüldü: Kandil, İmralı ve DEM Parti’nin AKP–MHP hattıyla yürüttüğü süreç, “Hiçbir şey istemiyoruz” ve “emperyalizm karşıtlığı” söylemiyle zaman kaybettirdi ve Kürtlerin Suriye’de somut kazanımlar elde etmesini engelledi.

Buna karşılık Colani, üniter devlet hedefini açıkça ilan ederek ABD, BM, İsrail ve bölgesel aktörlerle pragmatik bir ilişki kurdu; böylece uluslararası sistem için daha “çalışılabilir” bir muhatap hâline geldi. Kürtler ise askerî kazanımlarını siyasal statüye dönüştürememiş ve stratejik zaaflarını sahada somutlaştırdı. Sonuç olarak, Öcalan’ın işaret ettiği ikilem farklı bir biçimde hayata geçti; fiilen Öcalan’ın çözümü uygulandı; ABD ve İsrail’in değil.

Çokça dillendirilmeye başlanan tarihsel çelişki

20. yüzyılda Ortadoğu’da onlarca Arap devleti uluslararası sistem tarafından meşru kabul edilirken, Kürtler için en sınırlı siyasal statü bile “istikrarsızlık” gerekçesiyle reddedildi. 21. yüzyılda bölgesel ve küresel güçler, 23. Arap devletinin inşasını dayatırken Kürtlere bir köy ölçeğinde dahi özerklik çok görülüyor. Bu durum, statü sahibi olmanın adalet ve kabiliyetle değil, güç ilişkileriyle belirlendiğini açıkça gösteriyor.

Bundan sonra ne olacak?

İmzalanan mutabakat, çatışmaları durdurup olası bir “Kobanê 2” senaryosunu şimdilik önlemekte önemli olsa da, on dört yıllık savaşın kırılma noktası olarak Kürtlerin sahada ve masada fiilen ne kazandığı hâlâ belirsiz. Vaat edilen idari, siyasal ve askerî özerklik hedeflerinin yalnızca sınırlı bir kısmı gerçekleşmiş olup, Colani yönetiminin geçmişteki uygulamaları bu hakların zamanla aşınabileceğini gösteriyor.

Şam ve Ankara açısından amaç net: 10 Mart süreci ve devamındaki mutabakatlar Colani için esasen kriz anlarında zaman kazandıran bir “can simidi” işlevi gördü. Ankara ise bu mutabakatlara destek vererek hem kendi iç dengelerini korudu hem de İsrail–ABD ekseninde aleyhine gelişebilecek yön değişikliklerini sınırladı. Fakat Kürtler lehine kalıcı kazanımlara izin vermedi; idari özerklik, enerji kaynakları, sınır kapıları ve askerî özerklik tamamen dışlandı.

Sonuç olarak, 29 Ocak mutabakatı, Kürtlere yönelik soykırım tehdidine karşı yükselen sesleri ve ABD Senatosu’nda olası yaptırımları engellemek amacıyla imzalanmış bir anlaşma olarak görülüyor. Nihai bir çözüm değil; taraflara geçici zaman ve manevra alanı sağlayan bir ara durak niteliğinde. Aşamalı entegrasyon planı, Amerikan çıkarlarına uygun olduğu sürece Şam lehine; sahada işlevini sürdürdüğü ölçüde SDG lehine esneyebilen, ancak kalıcı çözümden çok yeni gerilimlerin habercisi olan esnek bir çerçeve sunuyor ve adeta herkesin kendi tarafına yontacağı bir metin olması tercih edildi.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version