AHMET KEMAL GENÇ | HABER ANALİZ
Ortadoğu artık klasik “çatışma alanı” olmaktan çıkıyor; yerini siyasetin, çıkarın ve stratejik hesapların yapıldığı jeopolitik bir sahaya bırakıyor. Petrol ve kanın gündemden düşmediği bu coğrafyada daha farklı hesaplar yapılıyor. Devlet dışı aktörler tarihten siliniyor, yerini daha uyumlu-kullanışlı liderlerin kontrol ettiği devletler alıyor.
Bu yeni dönem 3 temel paradoksla özetlenebilir: Savaş kapıda ama kimse savaş istemiyor. Kontrollü-danışıklı savaşlar dönemi başlıyor. Bölge aktörleri savaşsız da yeni yapı inşa etmeye çalışıyor.
ABD–İran: Çatışma mı, diplomasi mi?
Bölgenin ana kırılma ekseni hâlâ Washington–Tahran hattı. Trump yönetimi, İran’a yönelik sert şartlar dayatıyor; nükleer programın sınırlandırılması, füze kapasitesinin durdurulması gibi talepler, Tahran nezdinde teslimiyet olarak algılanıyor. İran ise direnmeye devam ediyor. Bu durum, klasik “savaş ya da diplomasi” ikilemini bir süreliğine erteleyip kontrollü gerilim rejimine soktu: Savaş riskli, diyalog ise kırılgan.
Ancak şu da gerçek: Ortadoğu’daki Arap devletleri, İran’ı ezmek veya devirmek için askeri çözümleri istemiyorlar. Çünkü böyle bir savaş, petrol rotalarını, enerji piyasalarını ve iç politikalarında kırılgan denklemleri altüst edecek. Bu yüzden Suudi Arabistan, Türkiye, Katar, Kuveyt gibi aktörler artık çatışmayı yatıştırma çabası içine girdiler. Bu siyaset, İran’ı “yıkmak” yerine güvenlik çerçevesini yeniden tanımlama iradesi taşıyor.
Yeni İttifak arayışları ama kime karşı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır ziyaretleri sadece protokol bir gezi değil, gezinin bölgenin güvenlik mimarisini birlikte yeniden tanımlama amacı taşıdığı biliniyor. Türkiye, Riyad ve Kahire ile ilişkileri sadece “normalleşme” ekseninde değil, yeni bir çok kutuplu denge politikası çerçevesinde kurmaya çalışıyor. Türkiye bölgenin efendisi rolünden kardeşim Sisi durumuna geri döndü.
Bu ziyarette dile getirilenler açık:
- Türkiye, kardeşleriyle! ABD–İran hattında arabulucu rolünü üstlenmeye hazır.
- Dillendirilmeyen ama masada olan diğer konu: İsrail’i nasıl durdurabiliriz?
- Türkiye–Suudi işbirliği savunmadan enerjiye, ticaretten istihbarata genişliyor.
- Mısır ile kurulan yeni diplomatik zemin, Kızıldeniz’de deniz ticaretinin, enerji hatlarının ve askeri dengelerin korunması ve Balkanlar’a taşan ticaret yolları için yeni bir blok tasavvur ediyor.
Burada kritik olan, şartların zorlaması ile Türkiye’nin “tek başına aktör” değil, çok taraflı aktör olma hedefiyle hareket ettiğini gösteriyor: Körfez’den Akdeniz’e, Kuzey Afrika’dan Levant’a uzanan bir dizi koordinasyon girişimi ile bunu teyit ediyor.
Burada cevaplanması gereken kritik bir soru var; Suudi–İsrail normalleşmesi mümkün mü?
Suudi Arabistan ile İsrail arasında beklenen normalleşme süreci artık askıda. Riyad, Tel Aviv ile doğrudan ilişki kurmayı batı eksenli güvenlik mimarisinin bir parçası olarak görüyordu; fakat bu eksen şimdilik çöktü. Bunun yerine Riyad, Doha, Ankara, İslamabad, hatta Tahran ile yeni işbirlikleri arayışına bırakıyor.
Bu, ABD–İsrail hegemonyasına alternatif bir bölgesel güvenlik bloğu arayışının göstergesi.
Bu yeni blok, Ortadoğu’daki siyasi haritayı değiştirebilir:
- Tel Aviv’in “bölgesel liderlik” iddiası zayıflamış durumda,
- Riyad daha pragmatik ve çok taraflı bir rotaya yönelmiş durumda,
- Türkiye-Qatar hattı bu yeni denklemin omurgasını oluşturuyor.
İsrail tam olarak ne yapmak istiyor?
İsrail’in bugün Akdeniz’de ve Ortadoğu genelinde yapmak istediği şey toprak kazanmak değil, hareket kontrol alanını mutlaklaştırmak. Yani kendisine dokunulamayan, çevresindeki herkesi ise sürekli savunmada tutan bir bölgesel üstünlük düzeni kurmak istiyor.
Sahadaki hareket tarzına bakınca, İsrail’in ana hedefleri üç başlıkta toplanabilir
Birincisi: Askerî dokunulmazlık.
Gazze, Lübnan, Suriye ve Kızıldeniz hattındaki agresif hamlelerin ortak amacı, İsrail’e karşı hiçbir aktörün caydırıcılık kuramaması. İran’ın vekil ağlarını zayıflatmak, Hizbullah’ı sınırda tutmak, Hamas’ı tasfiye etmek bu stratejinin parçaları. İsrail şunu dayatıyor: “Ben vururum, ama bana karşılık veremezsin!”
İkincisi: Enerji ve deniz hâkimiyeti.
Doğu Akdeniz’de kurulan Yunanistan–GKRY merkezli enerji ve güvenlik hattı, İsrail’i Avrupa’ya bağlarken Türkiye’yi dışarıda bırakmayı hedefliyor. Bu, doğrudan çatışma değil ama uzun vadeli bir çevreleme. İsrail Akdeniz’de yalnızca gaz satmak istemiyor; kimin masada olacağını belirlemek istiyor.
Üçüncüsü: Arap dünyasını güvenliğe mecbur bırakmak.
İsrail, Arap rejimleriyle barıştan çok bağımlılık ilişkisi kuruyor. Mısır, Ürdün ve Körfez ülkeleri İsrail’i sevmiyor; ama İsrail’siz kalmaktan korkuyor. Tel Aviv bu korkuyu canlı tutarak rejimlerle çalışıyor, fakat bu durum Arap halklarıyla kalıcı bir çatışma üretiyor.
Türkiye açısından mesele şu noktada düğümleniyor: İsrail, Ankara’yı doğrudan düşman ilan etmiyor; ama enerji, deniz ve nüfuz alanlarında denklemin dışına itmeye çalışıyor. Bu da ilişkileri “normalleşmiş ama güvensiz” bir çizgiye hapsediyor.
Yeni Ortadoğu’nun DNA’sı
Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz savaşın değil, yeni güç dengelerinin kurulduğu bir stratejik dönüşümdür. Bu dönüşüm şöyle okunabilir:
- Kutuplaşma azaldı, çok taraflılık arttı. İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörler artık tek merkezli bloklara değil, esnek ittifaklara yöneliyor.
- Askeri çatışma olasılığı hâlâ var, ama diplomasi hâkim aktör. Aktörler her bir gerilimi savaşla değil, pazarlıkla çözmeye çalışıyor.
- İsrail’in geleneksel güvenlik stratejisi sorgulanıyor. Riyad’ın normalleşme sürecini dondurması bunun göstergesi.
- Bölgesel güç merkezleri yeniden şekilleniyor. Suudi Arabistan’ın çok yönlü arayışları, Türkiye’nin arabuluculuk rolü, Katar’ın dengeleme politikası yeni bir mimari işaret ediyor.
- Ortadoğu artık sadece “Savaş Alanı” değil, diplomatik arena…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

