AHMET KEMAL GENÇ | YORUM
Münih’teki “tarihi an” fotoğrafı, sahadaki gerçekleri gizleyemiyor. Zayıflayan bir SDG ve güç tahkim eden bir HTŞ var; fotoğrafın arkasındaki strateji, gücün yeniden dağıtımını ele veriyor.
Münih Güvenlik Konferansı’nda aynı masaya oturtulan aktörler dikkat çekiciydi. SDG lideri Mazlum Abdi ve dış ilişkiler temsilcisi İlham Ahmed, Şam adına Esad el-Şeybani ile birlikte görüntü verdi. ABD tarafında Dışişleri Bakanı Marco Rubio yer aldı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack bu kareyi “Yeni bir başlangıç” notuyla paylaştı.
Bu kareleri Kürtler için bir zafer olarak görenler de var, sunulmuş bir teselli olarak değerlendirenler de. Ancak bir anda yok olma ya da soykırım tehdidiyle karşı karşıya kalındığı düşünüldüğünde, Kürtlerin Münih’te boy göstermesi başlı başına önemli bir gelişme; somut kazanımların ne olduğunu ise zamanla göreceğiz…
Bu gerçekten yeni bir başlangıç mı, yoksa sahadaki kaybın diplomatik ambalajı mı?
SDG: Statü kaybı ve merkezileşme
Son iki ayda SDG, 15 yıldır kontrol ettiği alanın büyük bölümünü dramatik şekilde Şam’a devretti. Petrol ve doğalgaz sahaları, hidroelektrik barajlar, elektrik üretim merkezleri ve sınır kapıları artık merkezî otoritenin kontrolünde. Bu yalnızca coğrafi daralma değil; ekonomik ve askerî kapasitenin ciddi zayıflaması anlamına geliyor.
ABD’nin eski sahadaki ortağı SDG, artık güvenlik ve cezaevi yönetimlerinin merkezileştiği bir entegrasyon sürecine girmiş durumda. IŞİD’le mücadele misyonunun Şam’a devri ve cezaevlerinin merkeze bağlanması bu sürecin somut göstergeleri.
Sahada oldu bittiye getirilen fiili gerçeklik temellendirilmeye çalışılıyor; Washington merkezli düşünce kuruluşları Council on Foreign Relations ve Brookings Institution, kuzeydoğuda kalıcı bir yarı-devlet modelinin sürdürülebilir olmadığını, merkezi hükümetle müzakere edilmiş entegrasyonun daha gerçekçi olduğunu savunuyor. Münih’teki fotoğraf bu yaklaşımın diplomatik teyidi niteliğinde.
Belirsizlik: Entegrasyonun sınırları ve Kürtlerin anayasal statüsü hâlâ net değil. Katılım olur; ama hukuki çerçeve oluşmazsa sembolik kalma riski yüksek. Hatta anayasal güvence bile, garantörlük desteği sağlanmazsa, her an değişebilir; tıpkı 1921 Türkiye Anayasası’nın bir gecede değiştiği gibi.
HTŞ: Meşruiyet için normalleşme hamleleri
Süreçte ikinci kritik unsur, Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) uluslararası alanda görünür ve kabul edilebilir hâle gelmesi. International Crisis Group analizleri, örgütün söyleminde dönüşüm işaretleri olduğunu ancak kalıcı olup olmadığının belirsiz olduğunu vurguluyor.
Münih’te HTŞ temsilcisi ile SDG liderliğinin aynı zeminde yer alması, fiilen bir meşruiyet transferi anlamına geliyor. SDG’nin masada bulunması, HTŞ’ye yönelik uluslararası direnci yumuşatıyor ve “radikal örgüt” imajını törpülüyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Şam yönetimine yönelik olumlu mesajı ve Kongre’de Lindsey Graham gibi isimlerin baskılarına rağmen yaptırım eşiğinin yükseltilmemesi, Washington’un önceliğinin stratejik olduğunu gösteriyor.
HTŞ”nin Diplomatik manevraları uluslararası baskı gördüğünde dili yumuşatılıyor, dosya yeniden çerçeveleniyor ve örgüt diplomatik alanda yeniden konumlanıyor. Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik saldırılar gündemdeyken, diplomatik temas trafiği bu başlıkları geri plana itiyor. Sahada sertlik, diplomaside meşruiyet.
Türkiye, Avrupa ve İran hattı
Türkiye açısından öncelik Kürtlerin tümden tasfiyesi değil; sınır güvenliği ve PKK kadrolarının denklem dışına itilmesi. Enerji sahalarının merkeze devri ve Fırat hattının kırılma hattı olmaktan çıkarılması Ankara’nın öncelikleriyle örtüşüyor.
Avrupa’da güvenlik kaygıları belirleyici. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Türkiye’yi Avrupa’nın yeni güvenlik stratejisinde kilit aktör sayması, Ankara’nın dışlanamayacağını gösteriyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Kürt aktörlere verdiği destek ise sembolik; yapısal etkisi sınırlı.
İran faktörü: Washington, Tahran’la olası gerilime hazırlanırken Suriye’de kontrolsüz alan bırakmak istemiyor. Bu nedenle merkezi ve denetlenebilir bir sistem tercih ediliyor.
Fotoğraf değil, güç dengesi
Sahada sürekli mevzi kaybeden ve kapasitesi daralan bir SDG; buna karşılık alanını tahkim eden ve diplomatik temaslarını artıran bir HTŞ gerçeği varken tabloyu “denge siyaseti” olarak okumak zor.
Münih’te aynı salonda iki farklı mesaj verildi:
* Esad el-Şeybani: “Kürtlerin otonomi talebi yok”
* Mazlum Abdi: “İsmi ne olursa olsun, yerel bir Kürt yönetimi istiyoruz”
Bu çelişki, entegrasyonun kavramlar üzerinden yürüyen bir mücadeleye dönüşeceğini gösteriyor. Amerikan askerî varlığının azalması, güvenlik dosyalarının Şam’a devri ve HTŞ’nin artan diplomatik temasları tek bir eğilime işaret ediyor: Suriye’de güç merkezileşiyor.
Gelinen noktada SDG için artık mesele, ABD ve Batı’nın eskisi gibi destek verip vermemesi değil; yeni Suriye’de iyice daralmış kazanımlarını ne kadar koruyabileceğidir. Washington için ölçüt net: Bölgesel stratejiye uyum.
Münih’teki fotoğraf bir zafer değil; dikkatle kurgulanmış bir geçiş sahnesidir. Asıl belirleyici olan salondaki kare değil, sahadaki güç dağılımıdır.
İran ve özellikle Irak’ın yeni düzende alacağı pozisyon ise ayrı ve daha kapsamlı bir analiz konusu olacak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

