Site icon Serbest Görüş

Fidan yoktu, Kalın görünmedi; Türkiye Münih’te kayboydu!

Fidan yoktu, Kalın görünmedi; Türkiye Münih’te kayboydu!


ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ

Başlık kafanızı karıştırmasın. Hepsini ayrıntılı olarak yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım. Ancak şunu peşinen söyleyeyim; Avrupa Birliği’nin güvenlik mimarisi ve yapısı radikal değişikliklere sahne olurken Türkiye masada yoktu. Bu yıl 62.’si yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda Mazlum Abdi en popüler simalar arasında yer alırken Türkiye kelimenin tam anlamıyla ‘kayboldu’.

Her yıl Şubat ayında Almanya’nın Münih kentinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı (Munich Security Conference), klasik bir konferans olmaktan çok daha fazlası. Soğuk Savaş yıllarında transatlantik güvenlik diyaloğunu güçlendirmek için başlatılan bu platform, bugün küresel güç dengelerinin tartışıldığı, yeni stratejik yönelimlerin ilan edildiği bir sahneye dönüşmüş durumda.

Adeta ‘siyasi barometre’ olarak kabul ediliyor.

Geçmişte Türkiye bu sahnede görünürdü. Cumhurbaşkanları, başbakanlar, dışişleri bakanları Münih’te olur; kulislerde yoğun diplomasi yürütülürdü. Ankara için bu zirve hem Batı’ya mesaj verme hem de Batı’dan mesaj alma alanıydı. Bu yıl ise farklı bir tablo vardı. Türkiye tam anlamıyla konferansın hiçbir yerinde yoktu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MSB Yaşar Güler zaten katılmadı. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın konferansta olduğu yönünde kısa bir haber vardı ama kendisi hiç görülmedi. Türkiye’nin konuşmacı olarak temsil edileceği tek toplantıda Maliye Bakanı Mehmet Şimşek vardı ama o da katılmayıp yerini bakan yardımcısı Levent Gümrükçü’ye bıraktı. Gümrükçü de son anda panelden çekildi. TBMM’den giden komisyon üyelerinin de konferans yerine Münih turu yaptığı söyleniyor. Kısacası, son yılların en önemli zirvesinde Türkiye fiilen yoktu. 

Mazlum Abdi fırtınası 

Buna karşılık Suriye’nin kuzeyindeki SDG yapılanmasının lideri olarak bilinen Mazlum Abdi Münih’te temaslarda bulundu, panellere davet edildi ve Batılı çevrelerde diplomatik muhatap gibi ağırlandı. Sosyal medya Mazlum Abdi’nin Avrupa liderleri ve ABD’li siyasilerle kucaklaşma görüntüleri ile doldu. Ankara’nın “terör örgütü” olarak tanımladığı bir yapının lideri, Avrupa’nın en prestijli güvenlik platformunda görünürlük kazanıyordu. Bu tablo, Batı’nın sahadaki güvenlik mimarisini nasıl kurguladığını ve Türkiye’nin bu denklemdeki konumunun sorgulandığını gösteriyor.

ABD-AB ayrımının gölgesi 

Münih Güvenlik Konferansı bağlayıcı kararlar alan bir zirve değil. Ancak konuşmalar, verilen mesajlar ve yapılan temaslar yön belirliyor. ABD ile Avrupa arasındaki güvenlik uyumu ya da gerilimi burada daha net okunuyor. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın artan savunma yükü ve stratejik özerklik arayışı bu yılın ana başlıkları arasındaydı. Çin artık yalnızca ticari bir rakip değil; teknolojik ve askeri bir meydan okuma olarak ele alınıyor.

Tedarik zincirleri, kritik teknolojiler ve yapay zekâ altyapısı doğrudan güvenlik konusu haline gelmiş durumda. Orta Doğu dosyasında ise devlet dışı aktörlerin artan görünürlüğü dikkat çekiyor. Münih’teki tablo, dünyanın hızla bloklaştığını ve Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini yeniden inşa ettiğini gösteriyor.

Reform değil, paradigma değişimi!

Tam bu noktada daha geniş resmi görmek gerekiyor. Avrupa Birliği sessiz sedasız tarihinin en büyük yapısal dönüşümünü yaşıyor. Bu bir teknik uyum süreci değil; ekonomik ve jeopolitik mimarinin yeniden yazılması demek. AB klasik “açık ticaret – serbest piyasa” modelinden uzaklaşıyor. Yerine stratejik özerklik, iç entegrasyon ve korumacı rekabet anlayışı geliyor.

ABD’nin kuralsızlaşan ticaret yaklaşımı, Çin’in devlet destekli sanayi gücü ve Ukrayna savaşı sonrası savunma yükü bu dönüşümün itici gücü. Sonuç daha sert, daha bütünleşmiş ve daha korumacı bir Avrupa. Brüksel’de konuşulan yatırım ihtiyacı yüz milyarlarla değil, yüzlerce milyar ve trilyon seviyesinde. Savunma sanayii, yapay zekâ, temiz enerji ve kritik teknolojiler öncelikli alanlar.

AB sanayi politikasını baştan yazıyor; bu bir reform değil, paradigma değişimi.

Türkiye’nin dışlanma riski 

Önümüzdeki yıllarda tek pazarın derinleştirilmesi planlanıyor. “Bir Avrupa, Bir Pazar” söylemi somut bir entegrasyon programına dönüşüyor. “Yirmi sekizinci rejim” adı verilen AB çapında tek şirket hukuku modeliyle şirketler için birleşik bir çerçeve oluşturulacak. Ulusal hukuk farklılıkları azaltılacak, sermaye ve teknoloji yatırımları daha merkezi bir yapıya kavuşacak.

Aynı zamanda savunma, temiz teknoloji ve yapay zekâ gibi stratejik alanlarda kamu alımlarında “European preference” yaklaşımı güçleniyor; yani fiilen “önce Avrupalı” anlayışı. Bu eğilim Türk firmalarının AB kamu ihalelerinden dışlanması riskini beraberinde getiriyor. Mevcut Gümrük Birliği eski bir modele dayanırken, AB yeni bir modele geçiyor. Güncelleme olmazsa Türkiye karar mekanizması dışında kalacak, yeni kurallara pasif uyum sağlamak zorunda kalacak ve asimetri daha da büyüyecek.

‘Tek Adam’ rejimi, fırsatı heba ediyor 

Fırsat tamamen kaçmış değil. Avrupa Çin’e bağımlılığı azaltmak istiyor. Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, sanayi altyapısı ve tedarik zinciri esnekliği önemli avantajlar sunuyor. Ancak bu avantajların kullanılabilmesi için hukuki güven, öngörülebilirlik ve siyasi istikrar gerekiyor. Brüksel’de Gümrük Birliği güncellemesini savunmak giderek siyasi maliyetli hale geliyor. Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konusundaki gerileme Türkiye dosyasını savunmayı zorlaştırıyor. Avrupa’nın geleceğini şekillendiren masalarda Türkiye’nin görüşünün sorulmaması tesadüf değil; Türkiye giderek kurucu aktör değil, dış çevre ülkesi muamelesi görüyor.

Masada mı, kapının dışında mı?

Münih’te görünür olmamak sadece bir protokol meselesi değil. Avrupa yeni düzenini tasarlarken Ankara salonda yoksa, bunun stratejik sonuçları olur. Kısa vadede “Buy European” düzenlemelerini yakından izleyen mekanizmalar kurulmalı, teknik temas artırılmalı. Orta vadede Gümrük Birliği güncellemesi için siyasi zemin oluşturulmalı ve hukuki reform süreci somut adımlarla desteklenmeli.

Stratejik düzeyde ise Avrupa çalışmaları üyelik tartışmasının dar çerçevesinden çıkarılmalı; AB’nin yeni sanayi ve savunma mimarisine entegrasyon stratejisi hazırlanmalı. AB içe kapanmıyor; içe konsolide oluyor. Daha korumacı ama daha güçlü bir blok haline geliyor. Türkiye için mesele artık “üye olur muyuz?” sorusu değil.

Asıl soru şu: Yeni Avrupa düzeninde Türkiye nerede konumlanacak? Masada mı, yoksa kapının dışında mı?

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version