AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Epstein dosyaları ile birlikte ortaya saçılan bilgiler bize küresel ölçekte örgütlenmiş seytani bir aklı göstermektedir. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı iki saatlik video kaydındaki çarpıcı diyaloglar, soruları soran kişinin kimliğiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanmaktadır.
Röportajı yapan kişinin, dönemin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan Steve Bannon olduğuna inanılıyor. Bu ihtimal, konuşmayı sıradan bir gazetecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, ideolojik, metafizik ve hatta istihbari bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Sorulan soru bu yüzden basit bir suç isnadı değildir; doğrudan varlık, kötülük ve iktidar üzerine kurulmuş bir sorgudur:
“Sen bizzat şeytan mısın?”
Epstein’ın cevabı ise inkâr değildir. Savunma hiç değildir.
“Hayır!” der, “Ama iyi bir aynam var.”
Bu cümle, masum bir nükte ya da kaçış değildir. Aksine, şeytanla kurulan ilişkinin en çıplak itirafıdır. Çünkü burada Epstein, kendisini şeytan olarak tanımlamaz; daha kötüsünü yapar: Şeytanı yansıtan, onu görünür kılan bir yüzey olduğunu kabul eder.
Şeytan, klasik teolojide doğrudan ortaya çıkmaz. Baştan çıkarır ama perde arkasında kalır. İnsanı öne sürer, arzuyu sahneye koyar, suçu başkasının eliyle işletir. Epstein’ın “ayna” metaforu tam da bunu söyler. Mesaj nettir: “Ben değilim. Bende görünendir.”
Epstein’ın aynasında görünenler sıradan insanlar değildir. Devlet başkanlarıdır, prenslerdir, akademisyenlerdir, sanatçılardır. Ayna ne kadar parlaksa, içine bakanın yüzü o kadar net görünür. Epstein’ın aynası, insanlığın en güçlü yüzlerini göstermiştir ve tam da bu yüzden kırılması istenmemiştir.
Çünkü ayna kırılırsa, sadece yansıtan değil, yansıyan da parçalanacaktır. Ancak o ayna kırılacaktır, kırılmak zorundadır.
Jeffrey Epstein, gözlerinde gözlük, üzerinde siyah bir gömlekle kameranın karşısında oturuyor. Ne savunmacı ne de meydan okuyan bir hali var. Sanki sorgulanan o değilmiş gibi, mesafeli ve kontrollü. Soru doğrudan geliyor:
“Paranız kirli para mı?”
Cevap kısa ve tereddütsüzdür: “Hayır, değil.”
Neden olmadığı sorulduğunda ise gerekçesini ahlaki bir çerçeveyle değil, mülkiyet diliyle kuruyor: “Çünkü ben kazandım.”
Bu cümle, ahlakı, emeğin arkasına saklayan modern bir meşrulaştırma formülüdür. Para kazanılmışsa, sorgulanamaz kabul edilir. Nasıl, kimler için ve hangi sonuçlarla kazanıldığı soruları önemli değildir.
Soru derinleştiğinde hatırlatma yapılır: Servetinin, “dünyanın en kötü insanlarına, en büyük kötülükleri yaparken danışmanlık vererek” elde edildiği söylenir. Bu noktada Epstein inkara yönelmez. Savunma da yapmaz. Bunun yerine zemini kayganlaştırır: “Etik her zaman karmaşık bir konudur.”
Dosyaların önemli aktörlerinden biri olan İngiltere Kraliyet ailesinden Prens Andrew’un eski sevgilisi Lady Victoria Hervey, Epstein dosyalarında adı geçmemenin kendi çevrelerinde itibarsızlık anlamına geldiğini ve bunun “bir hakaret” sayıldığını söyleyebilecek kadar pervasızdır. Hervey’ye göre, ait olduğu elit sosyal çevrede Epstein dosyalarında adı geçmeyen herkes önemsiz kabul edilmektedir. Hervey için çocuk ticareti, çocuklara işkence ve şeytani ritüeller hayatın sıradan, normal bir parçasıdır.
Her şey hepimizin gözlerinin önünde olmaktadır. Hiçbir şey gizli saklı değildir. Perde kalkmıştır. Şeytan metafizik hayali bir varlık değil, düpedüz gerçektir ve tıpkı Kur’an’da ifade edildiği gibi organize kötülüğün merkezindedir. Şeytan adeta ete kemiğe bürünerek deccaliyetini ifşa ve iddia etmektedir. “Andolsun ki onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onlara boş kuruntular vereceğim…” (Nisâ, 119)
Buradaki şeytan, sistemleşmiş bir iradedir. Bugün ‘Deccal sistemi’ diye adlandırılan şey de tam olarak budur. Deccal, hakikati örten bir işleyiştir. Bu yüzden Kur’an’da Deccal ismi geçmez; ama onun mantığı, yöntemleri ve sonuçları defalarca anlatılır.
Bu bağlamda Kehf Suresi’nin özel konumu tesadüf değildir. Peygamber’in (sav) Deccal fitnesine karşı Kehf Suresi’ni işaret etmesi, bilincin önemini gösterir. Kehf, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nerede koptuğunu ve nasıl onarılabileceğini anlatır.
Kehf ehli, şeytani bir düzenin baskısından kaçıp mağaraya sığınan gençler olarak zamanın ve iktidarın büyüsünü bozan bir bilinç halinin temsilcileridir. 300 yıl artı dokuz yıl kaldıkları hâlde bunu “bir gün yahut günün bir kısmı” sanmaları, zamanın mutlak değil; bilince bağlı olduğunu gösterir. Kehf zamanı askıya alır; insanı muradın ritmine yerleştirir.
Süleyman Kıssasında, Sebe Melikesinin tahtının getirilmesi konusunda şeytanlardan İfrit, gücü ve ham kuvveti temsil eder: “Ben onu yerinden kalkmadan getiririm.”
Bu, Deccal sisteminin dilidir: Hız, güç, gösteri. Ama Kur’an, bu gücü geçersiz kılar. “İlimden bir pay verilmiş olan” ise tahtı göz açıp kapamadan getirir. Buradaki ilim, ilahi muradla uyumlanmış bilinçtir.
Bu noktada Hızır ilkesi tekrar devreye girer.
Hızır, Kur’an’da zamanın dışından konuşan bir bilgiyi temsil eder. Musa’nın aceleyle yanlış sandığı her şey, Hızır’ın perspektifinde yerli yerindedir. Bu, şeytani düzenin en sevmediği şeydir: Sabır, teslimiyet ve muradla uyum. Çünkü Deccal sistemi, insanı fail zannetmeye dayanır. “Ben yaptım, ben başardım, ben yönettim.”
Oysa Hızır ilkesi, insanı bu yanılsamadan kurtarır.
Kul, ilahi muradla hizalandığında, ifritten hızlıdır. Çünkü ifrit güce dayanır; kul ise emanete. İfrit zorlar; kul bırakır. İfrit öne geçer; kul yerinde durur. Kur’an’ın asıl devrimi buradadır: Şeytani güçler mutlaka kaybeder. Çünkü onlar hakikati taşımak yerine hakikati kullanmak isterler. Oysa hakikat, kullanılanı değil; uyumlananı taşır. Bu yüzden Kehf Suresi, Deccal’den korunmanın anahtarıdır. Çünkü Kehf, insana şunu öğretir: Dünya mutlak değildir. Güç belirleyici değildir. Ve insan, Hızır ilkesiyle, yani ilahi muradla uyumlanarak, şeytani düzenin tam ortasında bile dokunulmaz bir bilinç alanı inşa edebilir.
Kur’an’ın vaadi nettir: “Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisâ, 76)
Zayıf olan şeytanın kendisi değil; hakikat karşısındaki konumudur. Çünkü hakikat bağırmaz, acele etmez, gösteri yapmaz. Ama ayakta kalır. Ve insan, bunu fark ettiği anda, Deccal sistemi görünür olur ama etkisizleşir. Bu şeytani düzenin karşısında geliştirilecek bilinç, söylenecek söz, okunacak dua şudur: Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur; hayrı sevk eden yalnızca Allah’tır.
Bu cümle, bir temenni değildir; bir ontolojik teslim beyanıdır. Hayrın akışının, olayların yönünün, zamanın seyrinin kuldan değil, ilahi muraddan doğduğunu ilan eder. Burada dua, talep olmaktan çıkar; varoluşun diline dönüşür.
Hızır ilkesi tam da bu noktada başlar.
Hızır, bir şahsiyet olmaktan önce bir ilkedir: Zamanın düz bir çizgi olmadığına, sebep sonuç zincirinin mutlak bir zorunluluk taşımadığına ve insan idrakinin “gecikme” sandığı şeylerin ilahi hikmette yerli yerinde olduğuna işaret eden bir ilkedir. Kur’an’da Musa’nın bilgisiyle çatışan şey, Hızır’ın bilgisi değil; zamanla kurulan ilişkinin farklılığıdır.
Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur; kötülüğü uzaklaştıran yalnızca Allah’tır.
Kötülüğün def’i bile kulun hamlesiyle değil, muradın yön değiştirmesiyle olur. Bu cümle, insanın kendisini fail zannetme yanılsamasını kırar.
Hızır ilkesi şunu öğretir: Kul, iradesini iptal ederek değil; iradesini muradla hizalayarak etkili olur. Bu hizalanma, dış dünyada mucize diye adlandırılan şeylerin iç dünyadaki karşılığıdır. Zamanın “bükülmesi” ifadesi tecrübi bir şuur değişimidir. İnsan, acele eden bilinçten çekildiğinde; bekleyen, dinleyen, işaretleri okuyan bir bilinç haline geldiğinde zaman başka türlü işlemeye başlar.
Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur; her nimet yalnızca Allah’tandır.
Bu cümle, sahiplik iddiasını kökten söküp atar. Çünkü nimeti kendine mal eden bilinç, zamanı da kendine ait zanneder. Oysa Hızır ilkesinde zaman, kulun kullanacağı bir araç değil; kulun içinden geçeceği bir imtihandır.
Hızır’ın Musa’ya öğrettiği şey bilgi değildir; acele etmeme ahlakıdır. Duanın bu tekrar eden yapısı da aynı ahlakı telkin eder. Her “Allah ne dilerse o olur” bir duruştur. Her “yalnızca Allah” bir vazgeçiştir. Vazgeçiş olmadan açılım olmaz. Teslimiyet olmadan yön değişmez.
Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur; güç ve kudret yalnızca Allah’a aittir.
Bu cümle, insan kudretini inkar etmez; onu yerine koyar. Güç ve kudret vardır, ama sahibinin kim olduğu bellidir. Kul, bu idrake yerleştiğinde artık olayların önüne geçmeye çalışmaz; olayların içinden doğru vakitte geçer.
Hızır ilkesi, zamanı zorlamak değil; zamanla kavga etmemektir. Mekanı aşmak değil; mekana takılmamaktır. Kul, muradla uyumlandığında ‘gecikme’ diye adlandırdığı şeylerin aslında koruyucu bir gecikme, ‘engel’ sandıklarının ise yön değiştirici bir rahmet olduğunu görmeye başlar.
Bu yüzden dua tekrar edilir.
Tekrar, bilincin hizalanması içindir.
Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur…
Çünkü başlangıç O’nundur.
Hayrı sevk eden yalnızca Allah’tır…
Kötülüğü uzaklaştıran yalnızca Allah’tır…
Güç ve kudret yalnızca Allah’a aittir…
Çünkü eğilen zaman değil; önce insanın kibri, sonra iddiasıdır.
Hızır ilkesi, olağanüstüyü vaat etmez.
Ama olağan sandığımızın ne kadar dar olduğunu ifşa eder.
Ve kul, bunu anladığında zaman artık acele etmez.
Mekan daralmaz.
Olan olur.
Olması gereken olur.
Allah’ın adıyla; Allah ne dilerse o olur…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

