Epstein dosyalarının Türkiye bölümü, belki de tüm belgelerin en az konuşulan ama en çarpıcı kısmı. 2012 tarihli “fucked up” maili, Ergenekon ve Balyoz davalarının gerçek mahiyetini gözler önüne seriyor: Tutuklanan subaylar İsrail’in Türk ordusundaki adamlarıydı. İsrail’in bu kayıptan duyduğu endişe, 2016 sonrası bir restorasyonla giderildi. Erdoğan’ın U dönüşü, Ergenekon sanıklarının iadesi, İsrail yanlısı kadrolaşma… Ve sonuç: Türkiye’nin Suriye’ye girmesi, İsrail’in 50 yıllık rüyasının gerçekleşmesi.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Çıkan kısmın özeti: Epstein dosyaları, tesadüflerin olmadığı istihbarat dünyasında, zamanlamasıyla her şeyden daha fazla şey anlatıyor. Trump’ın İran’a saldırı konusunda ayak diremesinin hemen ardından, Ocak 2025’te yayınlanan bu belgeler, sadece geçmiş bir skandalı ortaya çıkarmıyor; geleceğin operasyonları için zemin hazırlıyor.
2019’da hapisteyken “intihar eden” Epstein’ın mahkeme sürecinden kalan binlerce sayfalık belge, ABD Adalet Bakanlığı tarafından filtrelenerek kamuya sunuldu. Ancak bu filtreleme süreci, en az belgelerin içeriği kadar önemli: “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle sansürlenen kısımlar, yayınlanan bölümlerden daha çok şey anlatıyor. Belgeler CIA ve MOSSAD’ın ortak arşivinden geliyor gibi görünüyor ve bize gösterilen sadece, gösterilmesine izin verilen kısım.
Jeffrey Epstein, bir sapık milyarder değil, istihbarat dünyasının klasik “bal tuzağı” yöntemini endüstriyel ölçeğe taşıyan bir operatördü. Hedge fund (Yardım fonu) yöneticisi maskesi altında asıl işi, dünya elitini—politik liderlerden akademisyenlere, iş dünyası devlerinden ünlülere—kompromize edici durumlara sokup kayıt altına almaktı. Özel adası, Manhattan malikanesi, Paris dairesi birer “kayıt stüdyosu” işlevi görüyordu.
Yöntemi basitti: Hedefi prestijli ortamlara davet et, rahatlatmak için ünlü isimlerle çevrele, genç kızlarla tanıştır, kompromize edici duruma sok, her şeyi kayıt altına al. Ve bu kayıtlar—kompromat—dünya liderlerinin İsrail’in devlet terörüne “gönülsüz” suskunluğunu açıklıyor.
Ama dosyaların en karanlık boyutu, belgelerde yazmayanlar: Kayıp kız çocukları. Virginia Giuffre hayatta kaldı ve konuşabildi, peki ya konuşamayanlar? Her yıl dünya genelinde yüz binlerce çocuk kayboluyor ve bu konuda sağdan sola, Batı’dan Doğu’ya tüm dünya ülkelerinde ortak bir suskunluk var. Çünkü en güçlü kompromisyon, en karanlık suçlarla oluşur: Çocuk istismarı, affedilmez bir suç olarak hedefi tamamen kontrol altına alır.
Epstein’in evlerinden FBI tarafından toplanan malzemeler arasında binlerce fotoğraf ve video kaseti olduğu biliniyor. Bu malzemelerin bir kısmı mahkemede delil olarak kullanıldı. Ama büyük çoğunluğu hiç gösterilmedi, hiç bahsedilmedi.
Neden?
İki ihtimal var: Birincisi, bu görüntülerde suç teşkil edecek bir şey yok. Sadece sosyalite partileri, masum fotoğraflar. O zaman neden saklanıyor? Neden “gizli” statüsünde tutuluyor?
İkinci ihtimal ise, bu görüntülerde çok ciddi, çok rahatsız edici içerikler var. İçerikler o kadar hassas ki, yayınlandığında dünya genelinde deprem etkisi oluşturacak. İşte bu yüzden saklanıyor.
Hangi olasılık daha mantıklı?
Şimdi bir adım daha ileri gidelim: Bu görüntülerde kimler var? Sadece Epstein’ın “müşterileri” mi? Yoksa başka isimler de mi var?
Epstein dosyalarında bir detay var: Epstein’ın bazı “müşterileri”, kendi ülkelerinden kızları Epstein’a “tedarik” etmişler. Yani sistem şöyle işliyormuş: Her ülkede bir “tedarikçi” var. Bu tedarikçi, o ülkeden genç kızları bulup Epstein’a gönderiyor. Karşılığında para, ilişki, koruma alıyor.
Bu tedarikçiler kimler? Model ajansı sahipleri, “hayırsever” vakıf yöneticileri, “eğitim danışmanları”, hatta bazı devlet görevlileri…
Ve işte burada korkunç soru geliyor: Bu tedarikçilerin kendileri de görüntülerde var mı? Yani sadece “aracı” olmakla kalmayıp, aynı zamanda “müşteri” de olanlar var mı?
Eğer varsa, işte o zaman küresel suskunluk anlaşılır hale geliyor. Çünkü bu görüntüler yayınlanırsa, sadece bir ülke değil, onlarca ülkede skandal çıkar. Her ülkenin elitinden biri, bir şekilde bu işin içinde.
Ve Epstein dosyaları, bu gerçeği “ima” ediyor ama açıkça söylemiyor. Satır aralarında, sansürlenmiş kısımlarda, açılmamış dosyalarda bu gerçek saklanıyor.
Ve karşımıza başka bir anomali çıkıyor: Normalde bu tip büyük skandallarda, araştırmacı gazeteciler, aktivistler, muhalif politikacılar konunun üzerine giderler. Belge isterler, sorular sorarlar, baskı yaparlar.
Epstein vakasında bu oldu mu? Kısmen. Ama bekleneceği kadar agresif olmadı.
Neden?
Belki de bu konuyu araştıran gazetecilerin, aktivistlerin de “dosyaları” var. Belki onlar da bir şekilde bu ağın içine dahil edilmişler. Belki doğrudan değil ama dolaylı olarak. Bir partiye katılmışlar, bir ortamda bulunmuşlar, bir fotoğraf çekilmiş. Yeterli.
Ya da sebep belki çok daha basit: Tehdit ediliyorlar. Araştırırlarsa, kendi geçmişlerinden “bir şeyler” ortaya çıkabilir. Ya da ailelerine zarar gelebilir. Ya da kariyer yapamaz hale gelirler.
Gary Webb’i hatırlayın. CIA’nın kokain ticaretindeki rolünü araştıran gazeteci. İki kurşunla “intihar etti”.
Danny Casolaro’yu hatırlayın. “Ahtapot” dediği gizli iktidar ağını araştırıyordu. Otel odasında bilekleri kesilmiş halde bulundu. “İntihar”.
Daphne Caruana Galizia’yı hatırlayın. Malta’da yolsuzlukları araştıran gazeteci. Arabasına bomba konuldu.
Liste uzun. Mesaj net: Bazı konular, araştırılmamalı.
Ve Epstein vakası, tam da o “araştırılmaması gereken” konular kategorisinde. Kim araştırırsa, bedel öder. Bu yüzden gazeteciler “tereddüt” ediyor. “Yeterince delil yok” diyorlar. “Komplo teorisi” diyorlar. Ve konuyu bırakıyorlar.
Ağın en karanlık boyutu
Epstein dosyaları bize şunu anlatıyor: Çocuk kaçakçılığı, insan ticareti, cinsel istismar… Bunlar sadece “organize suç” kategorisinde değil. Bunlar, bir kontrol mekanizmasının parçası.
En güçlü kompromisyon, en karanlık suçlarla oluşur. Birini vergi kaçakçılığıyla şantaj edebilirsiniz, etki sınırlıdır. Rüşvetle şantaj edebilirsiniz, para ile halledilebilir. Ama birini çocuk istismarıyla şantaj ederseniz, o kişi tamamen kontrolünüz altına girer. Çünkü bu suç, toplumda affedilmez. Bu suç ortaya çıkarsa, o kişinin hayatı biter. Ailesi, kariyeri, itibarı, her şey biter.
İşte bu yüzden, çocuk istismarı, istihbarat operasyonlarında “en etkili silah” olarak görülüyor. Korkutucu ama gerçek bu.
Ve Epstein’ın sistemi, tam da bunu yapıyordu. Sadece yetişkin kadınlarla kompromisyon değil. Reşit olmayan kızlarla kompromisyon. Çünkü etki daha büyük, kontrol daha mutlak.
Epstein dosyaları yayınlandığında, kamuoyu “Hangi ünlüler vardı?” diye sordu. Ama asıl soru şu olmalıydı: “Kaç tane kız kayıp? Onlar ne oldu? Neredeler şimdi?”
Bu soru neredeyse hiç sorulmadı. Ve bu suskunluk, belki de Epstein dosyalarının bize anlattığı en karanlık gerçek: Çocuklar, hâlâ feda ediliyor. Dünya siyasetini kontrol etmek için.
Ergenekon, Balyoz ve “Fucked Up” maili
Epstein dosyalarının Türkiye boyutu, belki de en az konuşulan ama en çarpıcı bölümlerinden biri. Çünkü bu bölüm, sadece bir “skandal” değil. Türkiye’nin son 20 yılını anlamak için kritik bir belge. Ve bu belge, Türk medyası tarafından ya görmezden gelindi ya da bilinçli olarak çarpıtıldı.
Epstein dosyaları arasında, 2012 tarihli bir e-mail var. E-mail, Epstein’ın avukatlarından birinin bir başka istihbarat irtibatıyla yaptığı yazışma. Konusu: Türkiye’deki askeri gelişmeler.
Emailde şöyle bir cümle geçiyor: “The pro-Israel officers in Turkish military are being purged. We’re fucked up.”
Türkçesi: “Türk ordusundaki İsrail yanlısı subaylar tasfiye ediliyor. Hapı yuttuk / Batırdık.”
Tarih: 2012.
Bu ne demek? 2012’de Türkiye’de ne oluyordu? Ergenekon ve Balyoz davaları. Yüzlerce asker, general, amiral tutuklanmış, yargılanıyordu. İddianameler, “darbe planları”, “derin devlet yapılanması” gibi suçlamaları içeriyordu.
Ve bu email bize ne diyor? Tutuklanan subayların önemli bir kısmı, İsrail ile yakın ilişki içinde olan subaylarmış. Ve bu subayların tutuklanması, İsrail’i (ve dolayısıyla MOSSAD’ı, CIA’yı) endişelendiriyormuş.
Peki kim tutuklatıyordu bu subayları? O dönemin hükümeti. Erdoğan ve AKP. Ve kimin desteklediği iddia ediliyordu bu davaları? Fethullah Gülen Cemaati.
Yani şöyle bir resim çıkıyor: Gülen Cemaati, Erdoğan ile işbirliği yaparak, Türk ordusundaki İsrail yanlısı subayları tasfiye ediyor. İsrail ve CIA, bunu endişeyle izliyor. “Fucked up” diyorlar.
Ama hikaye burada bitmiyor. Tam tersine, burada başlıyor.
Ergenekon medyasının manipülasyonu: Tarihi sansürlemek
Epstein dosyaları yayınlandığında, Türk medyasında büyük heyecan oldu. “Türkiye ile ilgili belgeler var!” diye manşetler atıldı. Ama bu belgeleri yayınlarken, ilginç bir detay atlandı: Tarih.
Başta uç beyleri Oda TV olmak üzere Ergenekoncu medya (Sözcü, Cumhuriyet vb.) bu e-maili yayınladı ama 2012 tarihini öne çıkarmadı. Hatta bazı yerlerde hiç belirtmedi. Yorumlarında ise şöyle bir algı yarattılar: “Bakın, Erdoğan ordudan vatansever subayları attı, İsrail bundan memnun oldu.”
Ama e-mail 2012 tarihli. Yani Ergenekon ve Balyoz davaları zamanında yazılmış. O dönem tutuklananlar, “İsrail yanlısı subaylar” olarak tanımlanıyor e-mailde.
Peki Ergenekon medyası neden bu tarihi gizledi ya da bulanıklaştırdı? Çünkü eğer tarih açık olsaydı, şu gerçek ortaya çıkacaktı: Ergenekon ve Balyoz davalarında tutuklananlar, İsrail’in Türk ordusu içindeki adamlarıydı. Ve bu tutuklamalar, İsrail’i endişelendirmişti.
Bu, Ergenekon anlatısını alt üst eder. Çünkü Ergenekon sanıkları kendilerini “vatansever, ulusalcı, İsrail karşıtı” olarak tanıtmışlardı. Ama Epstein dosyalarındaki email, tam tersini söylüyor: Bunlar İsrail’in adamlarıydı, tasfiye edildikleri için İsrail üzgündü.
Ergenekon medyası bu gerçeği gizlemek için, e-mailin tarihini sansürledi. Ve şöyle bir algı yaratmaya çalıştı: “Email 2016 sonrası yazılmış olmalı, çünkü o zaman da subaylar atıldı.”
Ama hayır. Email 2012 tarihli. Ve açıkça Ergenekon-Balyoz döneminden bahsediyor.
Erdoğan’ın U dönüşü ve İsrail yanlısı subayların geri dönüşü
Şimdi hikayenin ikinci kısmına gelelim: 2016 sonrası ne oldu?
15 Temmuz 2016’da darbe girişimi oldu. Erdoğan, bu darbe girişimini Gülen Cemaati’ne bağladı. Ve ordudan büyük bir tasfiye başladı. Binlerce asker, yüzlerce general atıldı.
Ama sonra ilginç bir şey oldu: 2017-2018’de, Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu yargılanan subaylar serbest bırakıldı. Sadece serbest kalmakla kalmadılar, bazıları tekrar orduya döndü. Bazıları yüksek rütbeli görevlere getirildi.
Yani şu oldu: 2012’de İsrail’in “Bizim adamlarımız tasfiye ediliyor!” diye üzüldüğü subaylar, 2016 sonrası tekrar orduya döndü. Ve bu subaylar dönünce, kim atıldı? Gülen Cemaati mensupları ve İsrail karşıtı, ulusalcı subaylar.
Sonuç: Türk ordusu, İsrail’in istediği şekilde yeniden yapılandırıldı.
Epstein dosyalarındaki email, bu sürecin başlangıcını gösteriyor. 2012’de “fucked up” diyen İsrail, 2018’de “mission accomplished” diyebilirdi. Çünkü Türk ordusu artık tamamen kontrolleri altındaydı.
Erdoğan’ın 2016 öncesi ve sonrası dış politikasına bakın. Çarpıcı bir değişim göreceksiniz.
2010 öncesi: Erdoğan, “One Minute” krizi, Mavi Marmara, İsrail’e sert eleştiriler. İsrail ile ilişkiler gergin.
2010-2016: Mavi Marmara sonrası İsrail ile ilişkiler kopma noktasında. Erdoğan, Filistin konusunda ses getiren açıklamalar yapıyor.
2016 sonrası: Erdoğan’ın İsrail eleştirileri yumuşuyor. Pratik politikada işbirliği artıyor. Enerji, güvenlik, istihbarat alanlarında gizli anlaşmalar.
2020 sonrası: Erdoğan hâlâ söylemde “Siyonizm” eleştirisi yapıyor ama pratikte İsrail ile ilişkiler normalleşiyor. 2023’te Hamas liderlerine baskı, 2024’te İsrail ile ticaret rekorları…
Bu dönüşümün sırrı ne? Ordu. Türk ordusu, 2016 sonrası İsrail’in kontrolüne girdi. Ve Erdoğan, bu kontrolü sağlamak için Ergenekon-Balyoz sanıklarını geri getirdi.
Epstein dosyalarındaki email, bu sürecin ilk adımlarını belgeliyor. 2012’de Erdoğan, Gülen ile birlikte İsrail yanlısı subayları tasfiye etmişti. İsrail endişelenmişti. Ama sonra Erdoğan, Gülen’le bozuştu ve İsrail ile anlaştı. Anlaşmanın şartı: O subaylar geri gelecek, vatansever subaylar gidecek.
Ve öyle de oldu.
Suriye operasyonunun ön şartı: Ordu yapısındaki değişiklik
Şimdi kritik bir soruya gelelim: Türkiye, 2016’dan önce neden Suriye’ye kara gücüyle girmedi?
Cevap: Ordu, izin vermezdi.
2010-2015 arası dönemde, Türk ordusunda hâlâ İsrail ve ABD’nin Suriye planlarına şüpheyle bakan bir kesim vardı. Bu kesim, ulusalcı, Atatürkçü, ulusal çıkarları ön planda tutan bir kesimdi. İsrail’in Suriye’yi bölme planını desteklemiyorlardı.
Bu yüzden Erdoğan, Suriye’ye sadece “dolaylı” müdahale yapabiliyordu: Sınır açmak, muhalif grupları desteklemek, lojistik sağlamak. Ama doğrudan askeri operasyon yapamıyordu.
2016 darbesi sonrası, bu kesim temizlendi. Yerine İsrail ve ABD ile uyumlu subaylar geldi. Ve 2016 Ağustos’ta, “Fırat Kalkanı Operasyonu” başladı. Türk ordusu, ilk kez Suriye’ye girdi.
Sonra “Zeytin Dalı”, sonra “Barış Pınarı”, sonra “Bahar Kalkanı”… Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde kalıcı hale geldi.
Peki bu, kimin işine geldi? İsrail’in. Çünkü Türkiye’nin Suriye’de varlığı, İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a (Hizbullah’a) ulaşmasını engelliyordu. Aynı zamanda, Rusya’nın Suriye’de tek başına hareket etmesini de kısıtlıyordu.
Yani Türkiye’nin Suriye operasyonları, görünürde “Türkiye’nin ulusal çıkarları” için yapılıyordu ama aslında İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet ediyordu.
Ve bu operasyonların yapılabilmesi için ön koşul, Türk ordusunun İsrail kontrolüne geçmesiydi. Epstein dosyalarındaki email, bu sürecin başlangıcını belgelerken, 2016 sonrası gelişmeler bu sürecin tamamlandığını gösteriyor.
İsrail’in 50 yıllık rüyası: Suriye’ye girmek
2025 Ocak ayında, İsrail ordusu resmen Suriye topraklarına girdi. Esad rejimi yıkıldıktan sonra, İsrail “tampon bölge” bahanesiyle Golan Tepeleri’nin ötesine geçti. Bu, İsrail’in 1967’den beri hayalini kurduğu bir durumdu: Suriye’nin içinde olmak. Şam’a kadar uzanan güvenlik hattı oluşturmak.
Ve bu rüya, nasıl gerçekleşti? Suriye’nin zayıflatılmasıyla. Peki Suriye nasıl zayıfladı? 2011’den itibaren başlayan iç savaşla. Peki bu iç savaşı kim besledi? Türkiye, Katar, Suudi Arabistan… Ama hepsinin arkasında: ABD ve İsrail.
Ve Türkiye’nin bu politikayı izleyebilmesi için gerekli olan şey: Türk ordusunun İsrail’in istediği şekilde yeniden yapılandırılması.
2012’deki email, tam da bunu anlatıyor: İsrail, Türk ordusundaki “kendi adamlarını” kaybetme korkusu yaşıyordu. Çünkü bu adamlar olmadan, Türkiye üzerinden Suriye operasyonlarını yürütemezlerdi.
Ama sonunda, o adamlar geri geldi. Ve Suriye operasyonları başladı. Ve şimdi, İsrail Suriye’de.
Domino taşları, planlandığı gibi devrildi.
Görüldüğü üzere bu dosyalar belki de tarihin en kritik kırılma anlarından biri olacak. İncelemeye devam edeceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

