Site icon Serbest Görüş

Durdurulamayacak gidiş!

Durdurulamayacak gidiş!


Erdoğan, “Bu gidişi durduramazsınız!” derken kendi gücünü değil, kurduğu sistemin gücünü ilan ediyor. Bu bir meydan okuma değil, zihnindeki gelecek tasvirinin — hibrit rejimden tam otoriterliğe geçiş planının — ağızdan kaçan itirafıdır.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Aslında Tayyip Erdoğan’ın ağzından kaçırdığı şey kafasındaki yakın gelecek kurgusuydu. Hatırlayalım… Akın Gürlek ve Mustafa Çiftçi’yi bakan olarak atamasının ardından enteresan şeyler yaşandı. CHP nasıl olduysa (onda bile iki yüzlü davrananlar oldu ya neyse) Gürlek’i güçlü şekilde protesto ederken yavru Gökçek reisine yaranmak adına Mahmut Tanal’ın burnunu kırdı. Tayyip Erdoğan bunun üzerine şöyle konuştu: “Engelleyemeyeceksiniz… Bu gidişi durdurmaya ne eliniz ne gücünüz yetmez Özgür!”

Aslında bu cümlelerdeki agresyon derecesini filan bir tarafa bırakırsak, endişeleri haklı çıkaracak muazzam bir itiraf var bu sözlerde.

Önce yazının bir özetini şuraya koyuyorum, vakti olmayanlar özeti okuyup yazıdan çıkabilsin diye:

İTİRAFIN ANATOMİSİ: Erdoğan’ın “Durdurulamaz” Dediği “Gidiş” Nereye?

“Bu gidişi durdurmaya sizin ne eliniz ne gücünüz yetmez, Özgür.”

Siyasetin toz dumanı arasında liderler bazen metin yazarlarının süzgecinden geçmemiş, danışmanların cilalamadığı cümleler kurarlar. Bu cümleler, hazırlanmış konuşma metinlerinin aksine, liderin zihnindeki gerçek haritayı ele verir. Erdoğan’ın Meclis kürsüsünden CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e doğrudan, ismiyle hitap ederek söylediği bu söz, işte tam da böyle bir cümledir. Ne bir anlık öfkenin ürünüdür bu, ne de muhalefeti küçümsemeye yönelik sıradan bir polemik hamlesi. Bu cümle, bir liderin kendi “gidiş”ine duyduğu mutlak güvenin — ve o gidişin artık geri döndürülemez bir noktaya ulaştığı inancının — itirafı adeta.

Cümleyi dikkatle inceleyelim. Erdoğan, “Beni yenemezsiniz!” ya da “İktidarda kalırım!” demiyor. Bunlar bildiğimiz, her seçim döneminin klişe meydan okumaları. “Şahsım” çok daha derin, çok daha yapısal bir şey söylüyor: “Bu gidişi durdurmaya…”

Yani ortada bir “gidiş” var; kendi zihin haritasında tanımlanmış, başlamış, hız kazanmış bir süreç. Ve Erdoğan bu süreci kendi kişisel iktidarıyla değil, kurduğu mekanizmanın gücüyle özdeşleştirmekte. Mesaj ise şu: “Artık bu, benim şahsıma bağlı bir mesele değil. Kurduğum sistem, işlettiğim mekanizma, yerleştirdiğim kadrolar öyle bir noktaya geldi ki, sizin bildik muhalefet araçlarınız — kürsü konuşmaları, mitingler, demeçler, gensoru önergeleri — bu çarkı durdurmaya yetmez.”

Burada kritik bir ayrım var: Erdoğan kendi gücünü ilan etmiyor; 15 yıldır kurduğu sistemin gücünü ilan ediyor. Bu, bir liderin “Ben güçlüyüm!” demesinden kategorik olarak farklı. “Ben güçlüyüm!” diyen lider, kendi varlığına endeksli bir iktidar tarifler. Oysa Erdoğan’ın tarif ettiği şey, kendisinden bağımsızlaşmış — ya da bağımsızlaşma sürecine girmiş — bir mekanizma. Öyle bir mekanizma ki, artık onu besleyen, koruyan ve sürdüren refleksler devletin kılcal damarlarına kadar işlemiş durumda.

İşte tam da bu noktada, bu cümle bir meydan okuma olmaktan çıkıyor ve bir itiraf hüviyeti kazanıyor. Erdoğan, bilinçli ya da bilinçsiz, zihnindeki gelecek tasvirini ağzından kaçırmıştır. Düşünün: Bir lider muhatabına “Bu gidişi durduramazsınız!” diyorsa, bu onun zihninde açıkça tanımlanmış bir varış noktası olduğu anlamına gelir. Gidiş bir yöne doğrudur ve o yönde engel tanımamaktadır. Peki, bu “gidiş” nedir? Bu tren hangi istasyona doğru hareket etmektedir? Erdoğan Türkiye’yi nereye götürmeye çalışmaktadır ve bu yolculuğun durdurulmasından neden bu denli emin, bu denli pervasız bir dille söz etmektedir?

İsterseniz şimdi birlikte Erdoğan’ın ağzından kaçırdığı bu “gidiş”in kodlarını çözmeye çalışalım. Bakalım “Şahsım”ın “gidiş” dediği şeyin, Türkiye’nin hibrit rejimden tam otoriterliğe geçiş planının — belki de farkında olmadan yapılmış — en açık itirafı mıdır? Yeni bakan atamalarının bu gidişin yol temizlikçileri olarak nasıl konumlandırıldığını, önümüzdeki on iki ayda bu “durdurulamaz gidiş”in somut olarak hangi adımları atacağını ve muhalefetin neden bu gidişi durdurmaktan bu denli uzak göründüğü anlamına gelmiyor mu?

Çünkü Erdoğan’ın haklı olduğu bir nokta var: Bu gidişi durdurmak, muhalefetin şu anki haliyle mümkün görünmemekte. Ama Erdoğan’ın yanıldığı nokta, tarihin defalarca kanıtladığı bir gerçek var: “Durdurulamaz” ilan edilen her gidiş, eninde sonunda bir duvarla karşılaşmıştır.

Kodların çözümü BÖLÜM 1: “Bu Gidiş” Nedir?

Erdoğan’ın “gidiş” dediği kelimeyi bir an için siyasi bağlamından koparalım ve kelimenin kendisine bakalım. “Gidiş” bir harekettir; bir yerden bir yere doğru, bir başlangıç noktasından bir varış noktasına. Gidiş kelimesi tanımı gereği bir yön içerir. Kimse “gidiyorum” der de nereye gittiğini bilmez mi?

Erdoğan biliyor.

Ve söylediği cümlenin yapısı bize bunu açıkça gösteriyor: Bu, rastgele bir sürüklenme değil, rotası çizilmiş bir yolculuk. Freni değil gazı konuşan bir şoförün, varış noktasına olan inancının dışavurumu.

Peki bu “gidiş”in rotası nereye çizilmiştir?

Anayasasızlaştırma: Hukukun Dönüşümü

Bu gidişin ilk ve belki de en kritik kodu, hukukun bir denetim mekanizması olmaktan çıkarılıp rejimin aracına dönüştürülmesi sürecidir. Türkiye’de bu süreç 2017 referandumuyla hız kazanmış, ancak henüz tamamlanmamıştı. Erdoğan’ın “gidiş” dediği şeyin birinci ayağı, bu tamamlanmamış işin bitirilmesi demek. Anayasa Mahkemesi’nin etkisizleştirilmesi, yargının tamamen yürütmenin kontrolüne alınması, hukukun bir “adalet dağıtım mekanizması” değil bir “itaat dayatma aracı” olarak yeniden yapılandırılması — bunlar “gidiş”in hukuki boyutu.

Hukuk artık vatandaşı devletten koruyan bir kalkan olmayacak; devletin vatandaşa uzanan bir sopası olacaktır. Erdoğan “durduramazsınız” derken, muhalefetin hukuki itiraz kanallarının da tıkanacağını, tıkanmakta olduğunu söylüyor aslında. Mahkemeye gidemezsiniz, giderseniz de sonuç alamazsınız, alırsanız da uygulatamazsınız — işte bu kam olarak anayasasızlaştırmanın özeti.

Seçimsizleştirme: Sandığın Ritüele Dönüşümü

Bu gidişin ikinci kodu, seçimlerin bir “belirsizlik unsuru” olmaktan çıkarılıp rejimin kendini onaylattığı bir seremoniye indirgenmesi. 

Dikkat buyurun, Erdoğan seçimleri kaldırmaktan bahsetmiyor — zaten hiçbir modern otoriter rejim bunu yapmaz. Seçimler hep olur, sandıklar kurulur, oy pusulaları basılır. Ama seçimin anlamı değişir. Seçim, iktidarın el değiştirme ihtimalini barındıran demokratik bir mekanizma olmaktan çıkar; iktidarın meşruiyetini yenilediği, uluslararası topluma “bakın, biz de oy kullanıyoruz” dediği bir vitrin işlevine bürünür.

Rusya’da, Venezuela’da, Macaristan’da — otoriter konsolidasyonun tamamlandığı her ülkede seçimler yapılmaya devam etmekte. Ama o seçimlerde “sürpriz” ihtimali sıfıra yakındır. Erdoğan’ın “gidiş”inin ikinci ayağı budur: Sandığı ortadan kaldırmak değil, sandığın içini boşaltmak. Muhalefet adaylarının yargı yoluyla saf dışı bırakılması, medyanın tamamen tek sese indirgenmesi, seçim kurullarının bağımsızlığının fiilen ortadan kaldırılması — bunların hepsi sandığın dışını koruyup içini boşaltan operasyonlar.

Kurumsallaşma: Şahıstan Sisteme Geçiş

Ve belki de en can alıcı kod: Bu “gidiş”in artık Erdoğan’ın şahsına bağlı olmaktan çıkması. İşte Erdoğan’ın cümlesindeki asıl itiraf burada gizli. “Bu gidişi durduramazsınız” derken, “beni durduramazsınız” demiyor. Gidişin kendisinin durdurulamaz olduğunu söylüyor. Bu, Erdoğan’ın zihninde bu sürecin artık kendi ömrünü, kendi iktidar dönemini aşan bir yapıya kavuştuğu — ya da kavuşması gerektiği — anlamına geliyor.

Bunu somutlaştıralım. Erdoğan’ın ilk dönemlerinde sistem tamamen onun karizmasına, kişisel otoritesine ve siyasi becerisine bağlıydı. Erdoğan düşerse sistem düşerdi. Ama bugün Erdoğan’ın inşa ettiği yapı farklı. Yargı, bürokrasi, medya, sermaye; tüm bu alanlar artık Erdoğan’ın şahsına değil, Erdoğan’ın kurduğu düzene sadık kadrolarla doldurulmuş durumda. Yerlikaya gibi “kişisel sadakat” temelli figürler yerini, Gürlek gibi “sistem sadakati” temelli figürlere bırakmakta. Görüyoruz ki bu geçiş son derece bilinçli bir tercih. Çünkü kişisel sadakat, liderin yokluğunda çözülür. Sistem sadakati ise liderin yokluğunda bile devam eder.

Erdoğan’ın “gidiş” dediği şeyin nihai anlamı budur: Öyle bir mekanizma kurmak ki, Erdoğan koltuğu bıraksa bile — ister kendi iradesiyle, ister biyolojik zorunlulukla — mekanizma durmadan işlemeye devam etsin. Varisi kim olursa olsun — oğlu, damadı ya da belirlediği bir siyasi figür — sistem o varisi taşısın, korusun ve sürdürsün.

İşte Erdoğan’ın Özgür Özel’e söylediği cümlenin gerçek tercümesi budur: “Siz beni durdursanız bile, bu gidişi durduramazsınız. Çünkü bu gidiş artık benden büyük.”

Bu ya bir liderin kendini kandırmasıdır, ya da gerçekten inşa ettiği şeyin boyutunu kavrayan bir mimarın soğukkanlı tespiti. Her iki ihtimalde de ortaya çıkan tablo aynı yere işaret ediyor: Türkiye’nin bir “hibrit rejim”den — seçimlerin hâlâ bir anlam taşıdığı, yargının zaman zaman bağımsız kararlar verebildiği, muhalefetin kısmen işlevsel olduğu o gri bölgeden “tam otoriter” bir yapıya, yani tüm bu unsurların sadece biçimsel olarak var olduğu ama özünü yitirdiği bir rejime geçiş sürecidir bu.

Ve Erdoğan, bu geçişin artık dönülmez noktayı aştığını düşünüyor.

BÖLÜM 2: “Gidiş”in Yol Temizlikçileri

Her yolculuğun bir lojistiği vardır. Rota ne kadar iddialı olursa, hazırlık o kadar titiz yapılır. Erdoğan, “bu gidişi durduramazsınız” derken havadan konuşmuyor; bu güvenin arkasında somut bir kadro planlaması var. Ve bu planlamanın en taze, en çarpıcı göstergesi, son kabine değişikliği. Erdoğan yeni bakanlarını seçerken bir hükümet revizyonu yapmıyor “gidiş”in önündeki engelleri kaldıracak operasyonel ekibi sahaya sürüyor.

Bu atamaları rutin bir kabine değişikliği olarak okuyanlar, “gidiş”in ne olduğunu anlamamış olanlardır.

Akın Gürlek: Hukuki Buldozer

Adalet Bakanlığı koltuğuna oturan ismin kim olduğuna değil, nereden geldiğine bakmak gerekir. Akın Gürlek, Türk yargı tarihinin en tartışmalı davalarının imzasını taşıyan bir isim. Kariyeri boyunca verdiği kararlarla tanınan Gürlek, hukuku bir adalet aracı olarak değil, bir düzen inşa aracı olarak kullanan bir zihniyetin temsilcisi. Erdoğan onu bu koltuğa oturtarak bir mesaj veriyor ama bu mesajın muhatabı sadece muhalefet değil, yargının kendisi.

Gürlek’in misyonunu anlamak için “gidiş”in birinci bölümde çözümlediğimiz kodlarına geri dönelim. Anayasasızlaştırma sürecinin — yani hukukun rejimin sopasına dönüştürülmesinin — bir uygulayıcıya ihtiyacı var. Erdoğan’ın önceki Adalet Bakanları bu rolü kısmen üstlenmişlerdi; ancak hâlâ bir “hukuk devleti görüntüsü” kaygısı taşıyorlardı. Gürlek’in atanması, bu kaygının artık bir lüks olarak görüldüğünün işareti.

Gürlek’in önündeki görev listesi, “gidiş”in hukuki altyapısının inşasıdır. İmamoğlu davasının siyasi bir tasfiye operasyonuna dönüştürülmesi, CHP’nin “terör örgütüyle iltisaklı” bir yapı olarak hukuki zemine oturtulması, muhalif basının yargısal baskıyla tamamen susturulması, Anayasa Mahkemesi’nin fiilen devre dışı bırakılması… Bunların hepsi “gidiş”in hukuki yol haritasının durakları. Gürlek salt bir Adalet Bakanı değil; “gidiş”in hukuki mühendisidir. Erdoğan’ın ona biçtiği rol, yolun üzerindeki hukuki bariyerleri — anayasal güvenceleri, yargı bağımsızlığının kalan kırıntılarını, uluslararası hukuk normlarına uyum refleksini — tek tek sökmektir.

Ve burada Meclis’teki o ironiyi hatırlamak gerekiyor. Muhalefet milletvekilleri Gürlek’i “seyyar giyotin” olarak nitelendirdi. Haklıydılar — ama eksik kaldılar. Gürlek bir giyotin değil, bir buldozerdir. Giyotin keser, buldozer yolu açar. Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey, birilerinin kafasını kesmek değil — kendi gidişinin önündeki tüm engelleri düzleyecek bir makine yerleştirmektir Adalet Bakanlığı’na. Gürlek o makinedir.

Mustafa Çiftçi: Sokağın Yeni Bekçisi

İçişleri Bakanlığı, her otoriter konsolidasyonda kilit bir pozisyon. Çünkü anayasasızlaştırma ve seçimsizleştirme, kâğıt üzerinde gerçekleştirilen operasyonlar. Ama bir rejim, sokağı kontrol edemezse kâğıt üzerindeki hiçbir şeyin anlamı yoktur. Halk sokağa dökülürse, anayasa maddelerinin değiştirilmiş olması bir işe yaramaz. İşte Mustafa Çiftçi’nin misyonu tam da bu: “Gidiş”in sokak ayağını güvence altına almak.

Çiftçi’nin atanmasını, önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın görevden alınmasıyla birlikte okumak gerekiyor. Yerlikaya, Erdoğan’a kişisel sadakatiyle bilinen bir isimdi ama kişisel sadakat, “gidiş”in bu aşaması için yeterli değil. Yerlikaya’nın profili, emniyet ve istihbarat bürokrasisiyle sürtüşmeler yaşayan, MHP’nin güvenlik bürokrasisi üzerindeki nüfuzunu tam olarak kıramayan bir yöneticinin profiliydi. Erdoğan’ın ihtiyacı ise farklı: İçişleri Bakanlığı’nı, ne MHP’nin vesayetine, ne bürokratik reflekslere, ne de “hukuka uygunluk tereddütlerine” alan bırakan bir yapıya dönüştürecek bir isim.

Çiftçi’nin görevi, sokağı sterilize etmek olsa gerek. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının fiilen askıya alınması, sivil toplum örgütlerinin hareket alanının daraltılması, sosyal medya denetiminin polis operasyonlarıyla desteklenmesi, il ve ilçe bazında “güvenlik” gerekçesiyle her türlü muhalif faaliyetin baskılanması — bunlar Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı’ndan yürüteceği muhtemel operasyonlar. Ama bunun ötesinde, Çiftçi’nin asıl stratejik misyonu, olası bir toplumsal kriz anında — ekonomik çöküş, büyük bir siyasi skandal, beklenmedik bir halk hareketi — sokağın patlamasını önleyecek refleksleri yerleştirmek olsa gerek. Erdoğan “gidişi durduramazsınız” derken, bu güvenin bir ayağı da “sokağı da kontrol altına aldık” mesajını veriyor.

Frenler Sökülüyor

Bu iki atamayı yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo son derece net. Gürlek, “gidiş”in hukuki engellerini kaldıracak; Çiftçi, sokaktaki engellerini. Biri mahkemeleri, diğeri meydanları kontrol altına alacak. Biri muhalefeti hukuki olarak etkisizleştirecek, diğeri fiziksel olarak. Bu bir kabine revizyonu değil, bir operasyon planının sahaya sürülmesidir.

Ve burada şu metaforu tekrar hatırlayalım: Erdoğan’ın “gidiş”i, freni patlamış bir kamyon değil. Freni patlamış kamyon kontrolsüzdür, nereye gideceği belli değildir, şoförün iradesi dışında hareket eder. Oysa Erdoğan’ın “gidiş”i bunun tam tersi. Bu, frenlerin bizzat şoför tarafından bilinçli olarak söküldüğü bir zırhlı araç. Şoför nereye gittiğini bilmekte. Frenleri sökmüştür, çünkü artık durmaya niyeti yoktur. Ve yeni bakanlar — Gürlek ve Çiftçi — bu frenleri söken ellerin ta kendileridir.

Erdoğan’ın “durduramazsınız” diye haykırdığı güvenin kaynağı, işte bu kadro mühendisliğidir. O, muhalefete sadece “ben güçlüyüm” demiyor. “Yolun üzerindeki her engeli kaldıracak insanları yerleştirdim, artık bu yolda beni frenleyecek hiçbir mekanizma kalmadı” diyor. Ve korkunç olan şu ki, bu iddia büyük ölçüde doğrudur.

Yarın bu konuyu bir yere bağlayacağız…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version