PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM
“Yerden kalk! Yukarı kaLdır başını dostum.”
Günlük siyasetin toksik ve zihin bulandırıcı etkisinden çoğu zaman dikkate alınmayan, atlanan, es geçilen, üzerinde durulmayan bir konu var: Süreç bizler üzerinde nasıl bir etki yaptı/yapıyor? Mesela bizleri değiştirdi mi? Değiştirdiyse nasıl değiştirdi? Çocuklarımızı nasıl etkiledi? Ailelerimizin iç dinamikleri üzerinde nasıl bir tesiri oldu? Davranışlarımız ve tercihlerimiz, doğrularımız ve yanlışlarımız, tepkilerimiz, duygu dünyamız – kısaca bizi biz yapan, yaşamımızın özü diyebileceğimiz birçok alan, olgu, duygu nasıl dönüştü?
Çoğumuz bunları yaşıyor, bu soruların muhatabı oluyoruz. Ama ya günlük hayatın temposu ve zorlukları nedeniyle bunları düşünmüyor, bunların üzerinde durmuyoruz veya hatta bunları fark dahi etmiyoruz.
Oysa bunlar o kadar önemli ki!
“Kalk artık yerden!”
İnsanların kendilerinde travma yaratacak kadar yoğun ve güçlü bir zulme uğraması zaten başlı başına bir sorun. Ne var ki bunun çarpan etkisi ailelerle beraber kolektif şekilde uğranan zulüm söz konusu olduğunda çok daha yıkıcı olabiliyor. Tek bir aile ferdinin uğradığı bir mağduriyet olsa aileler mağduriyete uğrayan aile bireyini sarıp sarmalardı.
Travmaları atlatmak görece daha kolay olabilirdi. Ama bu süreci modern Türkiye tarihindeki diğer zulümlerden ayıran kolektif karakteri. Daha önce başka yazılarda ele aldığım “Sippenhaft” – NAZİ usulü aile boyu takibat ve zulüm – son on yıla damgasını vurdu ve milyonlarca insanı travmatize etti. Beni en çok üzen elbette başta çocuklarımızın uğradığı travma ve yaşadığı tahribat. Bunun yanında en az bir o kadar da üzücü olanı, yıkılan aileler.
Elimizde net rakamlar olmamakla beraber, çevremden gözlemlediklerim ve meslektaş ve dostlarla olan sohbetlerimden edindiğim izlenim odur ki, binlerce çift bu süreçle doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı olarak ayrıldı. İnsanlar birbirlerine yabancılaştı, travma sonrası stres sendromu da dahil birçok ciddiye alınması gereken psikolojik sorunlar yaşanırken, çekirdek aile içi dayanışma zayıfladı. Bunun en önemli mağduru şüphesiz ki çocuklar. Ancak çocuklar çoğu zaman hasarı daha kolay atlatıyor ve yeni koşullara uyum sağlayabiliyor. Yetişkinlerde ise travmanın etkileri daha uzun süreli, hatta kalıcı olabiliyor.
Rejimin telafisi olan ve olmayan şeklinde ayrılabilecek iki ana grup etkisi olduğunu düşünüyorum. Mesela kaybedilen bir işin ya da maddi bir varlığın telafisi olabilir. Ama mesela yitirilen bir zamanın veya duygusal yatırım yapılmış bir sosyal ilişkinin telafisi mümkün olmayabilir. Ciddi sınavlardan geçiyoruz ve karşılaşılan bazı sorunlarla baş edebilmek her zaman kolay olmuyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Kişi kendi küçük dünyasındaki sorunlarıyla baş başa kalıyor. Bir tür artçı şok gibi, büyük depremin yıkıcı etkileri bu kez daha hassas olunan bir yerde, duygusal alanda tahribat yapıyor.
Normal koşullarda belki hiç ortaya çıkmayacak veya çıksa da gemiyi alabora etmeyecek türde fırtınalar, sürecin çarpan etkisiyle altüst edici bir yıkıcılık seviyesine ulaşıyor. Evlilikler klasik ayrılma gerekçesi olarak kabul edilen sadakatsizlik ve şiddet gibi olgularla bitebilir ve bu konularda çoğu kez ayrılık meşru bir zemine dayanır. Fakat süreçte dış etken (süreç) tetiklemeli psikolojik faktörlerle kırılganlık eşiği çok düşen ilişkiler bazen herhangi bir ikna edici neden ortaya konmadan, öylece, sönen bir mum ışığı gibi sonlanabiliyor.
Konunun uzmanı veya mekteplisi olarak değil, yaşayanı olarak, pratik ve gözleme dayalı verilerle yazıyorum. Şunun farkındayım, genellemeler zor. Ama sanıyorum sizlerin de katılacağı üzere, sürecin ailelerimiz ve aile içi ilişkilerimiz üzerindeki olumsuz etkisini reddetmemiz imkânsız.
“Yenmek veya yenilmek değil, mücadele etmek aslolan!”
Bir yerde okuduğumu anımsıyorum: Mesele yenen bir yumruktan sonra yere düşmek değil, yerden kalkmak. Kaybedilen bir cephe, savaşın mağlubiyetle sonuçlandığı anlamına gelmiyor.
Almanların bir deyimi var: Bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirir. Israrla mücadeleyi seçmek, yola devam ederken umut tazelemek, geçmişe saplanmayıp ileriye bakmak, bugüne odaklanmak ve hayata devam etmek önemli.
Sıfırlanmış bir noktadan tekrar başlangıç yapmak, yeniden bir hayat kurmak, yeni koşullara ve ortama uyum sağlamak için mücadele etmek, daha da önemlisi tekrar mutlu olmanın bir yolunu bulmak – bunlar bahsettiğim sorunları yaşayan insanların ortak meydan okumaları. İsterseniz buna bir tür sınav da diyebilirsiniz. Bu sınavdan kaçınmak olanak dâhilinde değil.
İsteseniz de istemeseniz de o sınavdan bir şekilde geçmeniz gerekiyor. Kendinize bir şansa daha vermeniz, hatta kendinizi öncelemeniz, mutluluğunuza açılacak bir kapı bulmanız elzem. Fırtına sonrası hasar tespiti ve onarıma başlama gücünün bulunması için, Einstein’ın dediği gibi, eğer “koşulları değiştiremiyorsak, onlara uyum sağlamak” en doğru stratejidir.
“Yükü atman lazım!”
Sizi dibe çeken süreci düzeltme şansınız yok. Sizi zor zamanınızda yarı yolda bırakan insanları düzeltme şansınız da yok. Ama yeniden başlama ve kendinize şans verme imkânınız var. Nostaljiyle, geçmişi geri getirme ütopyası sadece acı vermiyor, aynı zamanda iyileşmeyi de engelliyor. Bugüne odaklanmak ve geleceğe bakmak, kendinizi sevmek ve mutlu olmaya hakkınız olduğuna inanmak, atılması gereken ilk adımlar. Esasında sürece en büyük meydan okuma da belki bu bireysel bazda takınılacak devrimci tutum.
Yazının başında bizi biz yapan, yaşamımızın özü dediğim şeyler nasıl varken yok olabiliyorsa, yokken de var olabilir. Travma sonrası yaşanan yabancılaşmalar ve ortaya çıkan sosyal yıkım kadar, ortak travmaların oluşturduğu sosyal zeminde sizi anlayan başka insanların varlığı da bir o kadar keşfedilmeye değer bir gerçek. Yıkılanlara odaklanmak yerine daha yapıcı bir yol seçilmeli, yeni bir dünya kurmanın mümkün olduğu unutulmamalı.
Bunlar kolay şeyler mi?
Kesinlikle hayır.
“Mutluluğu hak ettiğini kendine hatırlat!”
Ama zoru denemek dışında bir alternatifimiz yok. Geçmiş yok oldu gitti. Zaman makinesine binip geçmişi değiştirerek bugünkü karaya vuruşu engellemek mümkün değil. Ama bugüne ve geleceğe odaklanarak mutluluğu öncelemek mümkün. Önce mutluluğu hak ettiğiniz, sonra daha önceki mutsuzluğun sebebinin siz olmadığınız gerçeğini içselleştirmek, ardından yerden kalkmak, başınızı yukarı kaldırmak, atılacak ilk adımlar.
Evet, dediğim gibi bu kuramsal bir yazı değil, ben de bu konunun uzmanı değilim. Sanırım bu yazdıklarımı esasında size değil, kendime söylediğimi bilirseniz, yazının bir ahkâm kesme ve ukalalık yapma değil, gerçekten yardım etme, yaraları sarma girişimi olduğuna inanırdınız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

