Sanat tarihçisi ve mimar Ali Artun ile heykelleri ve kavramsal eserleriyle tanınan Ahmet Yiğider’in eserlerini bir araya getiren “Töz” sergisi 8 Şubat’a kadar Galata Rum Okulu’nda görülebilir. Sergi mimarlığın hayal gücüne dayalı doğasıyla ilgili keşiflerden oluşuyor. Artun ve Yiğiter ile sergi üzerine konuştuk.
Ali Artun
– Mimarlığı nasıl tanımlıyorsunuz? Mimari oluşum eserlerinize nasıl yansıyor?
Ali Artun: “Mimarlık günümüzde işlevsel, akılcı, pozitivist, bilimsel. Oysa mimarlık başlangıçlarında böyle değil. Mimarlığın tözü, cevheri akıl değil hayal gücüyle ilgili. Dolayısıyla çok büyülü, şiirsel, sanatsal, mitolojik bir icraat mimarlık… Ve Rönesans’a kadar da böyle gelmiş. Rönesans’tan sonra akılcı, işlevsel mimarlığın egemenleşmesiyle bu durum değişmiş. Fakat mimarlığın tözüyle ilgili denemeler, (projeler de diyebiliriz) sürüp gidiyor ve zamanımıza kadar geliyor. Özellikle 20. yüzyılda avangart mimarlık diyebileceğimiz hareketler mimarlığın rasyonelliğine karşı hareketler. Bu sergide gördüğümüz işler işte bu geleneğin, yani akılcılık ötesi mimarlığın örnekleri. Bu pek bilinmiyor. Ama postmodern dediğimiz dönemde bu mimarlık epeyi etkin oldu. Örneğin ünlü Bilbao Müzesi böyle bir geleneğin ürünüdür aslında.
– O zaman “Töz” tamamen bir mimarlık sergisi diyebilir miyiz?
Artun: Evet, ama bu mimarlığın çevremizi kuşatan binaların mimarlığıyla ilgisi yok. Onların mimarlığına karşı. Amacı, yaşadığımız mimarlık gibi mekânımızı ve zamanımızı disipline sokmak değil. Hareketlerimizi yönlendirmek, yönetmek değil. Bir kere Töz mimarlığının bir amacı, bir rasyonalitesi, bir işlevi yok; eserler bir konut, işyeri filan değil. Oda, salon, ofis gibi kullanıma göre tasarlanmış mekanları da yok. Formları farklı, geometrisi farklı, dili farklı, fikri farklı, hissiyatı farklı. Töz’ün mimarlığı, sanat eserleri. Mimarlığın köklerini, özünü, cevherini, tözünü keşfetmekle uğraşıyor. Mimarlık Rönesans’a kadar, yüzyıllar boyunca kozmik, göksel, büyüsel, şiirsel, gizemli ve son derecede sembolik. Formların ve sayıların içerdiği işaretlerle, şifrelerle ifade ediliyor. Ve kendine özgü bu dille anlamlandırılıyor, okunuyor. İşte bu mimarlıkla ilgili hâlâ dünya kadar araştırma yapılıyor, eserler üretiliyor. 20. yüzyıl avangart mimarlığı tamamıyla bu “şiirsel mimarlık”tan besleniyor. Hatta zamanımızın mimari ikonları haline gelmiş mimar Frank Gehry’nin Bilbao Müzesi, ayrıca Zaha Hadid, Bernard Tscshumi ve Libeskind gibi mimarların eserleri mimarlığın rasyonalitesine karşı çıkarak onun cevherine dönen bu gelenekten kaynaklanıyor. İşte Töz de bu geleneğin bir sahnesi.
İNSANLIĞIN KADİM HAFIZASI…
Sergide 2019 yılı sonrasında ürettiği, farklı dönemlerden, farklı serilerden heykelleri yer alan Ahmet Yiğider, insanlığın kadim hafızasındaki yaratıcı izlere dönüyor.
Ahmet Yiğider
– Serginin adı neden Töz?
Ahmet Yiğider: “Töz” kelimesi, bir şeyin özü, cevheri, değişmeyen temel doğası anlamına geliyor. Serginin adı da tam olarak bu arayışı işaret ediyor: Mimarlığın tözü nedir? Biçimin özü nedir? İnsan neden binlerce yıldır semboller ve yapılar aracılığıyla varoluşu anlamlandırmaya çalışıyor? Töz / Substance, mimarlığı işlevsel zorunluluklardan bağımsız, şiirsel ve büyülü bir ifade alanı olarak ele alıyor. Buradaki yapılar ya da formlar bir “kullanım” için değil, bir düşünce ve sezgi alanı olarak ortaya çıkıyor.
Benim açımdan töz aynı zamanda insanın kadim hafızasında taşıdığı yaratıcı köklerle de ilgili: Üretilmiş ya da hiç üretilmemiş, ama hayal edilmiş mimarlıklar… Töz, bu gizli kaynağa, bu cevhere doğru bir bakış.
– Serginin fikri ve oluşum sürecinden bahseder misiniz?
Yiğider: Töz / Substance sergisi, mimarlığın yalnızca işlevsel bir disiplin değil, insanlık tarihinin en kadim hayal gücü alanlarından biri olduğu fikrinden doğdu. Ali Artun ile ortaklaştığımız bu süreçte mimarlığın rasyonel sınırlarının ötesinde, onun şiirsel ve mitolojik köklerine yeniden bakmayı amaçladık. Sergi, uzun zamandır ikimizin de farklı yollarla temas ettiği bir arayıştan beslendi: biçimin, sembollerin ve soyutlamanın insan zihnindeki derin karşılıkları. Çalışmalar zaman içinde birbirine yaklaşan iki ayrı üretim hattı gibi gelişti, mimari düşünce ve estetik bir tür kavramsal bağlam altında buluştu. Galata Rum Okulu’nun tarihsel atmosferi ise bu fikri taşıyan en güçlü mekânlardan biri oldu; sergi, geçmişle bugünün iç içe geçtiği bir alan olarak şekillendi.
MEKÂNIN RUHU…
– Galata Rum Okulu’nu seçmenizin bir nedeni var mı?
Yiğider: Galata Rum Okulu, İstanbul’un kültürel hafızasında derin bir yere sahip; geçmişin katmanlarını, mimarlığın tarihsel ve sembolik yükünü hâlâ taşıyan bir yapı. Bu yapı restorasyon öncesinden de sanat etkinlikleri vesilesiyle bildiğim, hep yakınlık hissettiğim bir mekândı. Restorasyonla birlikte yapının sergileme imkânları açısından daha da ileri taşındığını söylemek mümkün. Elbette özgün olarak bir okul yapısı olarak tasarlanmış olması, özellikle heykel ve yerleştirme gibi işler söz konusu olduğunda ölçek açısından bazı zorluklar yaratabiliyor. Bu noktada heykel ölçeğiyle ilgili bazı güçlükler yaşasak da bu zorlukları çözme sürecinin kendisi bizim için yeni ve keyifli deneyimler kattı, kurulum sırasında sürprizli karşılaşmalar ve beklenmedik imkânlar doğurdu. Buna karşılık mekânın ruhu son derece güçlü, yapının çok kendine özgü bir estetiği var. Hem yola çıkarken hem de kurulum sürecinde keyif aldığımız, üretimi besleyen bir sergi mekânı oldu.
– Kavramsal üretim ile izleyici ilişkisi üzerine ne düşünüyorsunuz? “Töz” sergisi bağlamında cevaplayabilir misiniz?
Yiğider: Kavramsal üretim çoğunlukla izleyiciyle aradaki mesafeyi açan, daha soyut ve kapalı bir alan olarak düşünülebiliyor. Oysa ben kavramı, izleyiciyi dışarıda bırakan bir çerçeve değil; tam tersine onu daha derin bir algı düzeyine davet eden bir imkân olarak görüyorum. Kavram burada bir açıklamadan çok, izleyicinin kendi sezgisiyle yaklaşabileceği bir düşünme ve hissetme alanı açıyor. Bu sergide kavramlar bir “açıklama” gibi değil, bir “alan” gibi çalışıyor: izleyicinin kendi deneyimini, kendi çağrışımlarını ve hafızasını yerleştirebileceği bir alan. Çünkü burada mesele yalnızca formu görmek değil, formun çağırdığı tarihsel ve ontolojik duyguyu hissetmek. Töz sergisinde aslında insanlığın kadim hafızasındaki yaratıcı izlere, hayalperest bir mimarlığa bakmaya çalıştık. İzleyici de bu izleri kendi içinde tamamlıyor; sergi, tek yönlü bir anlatı değil, ortak bir sezme ve düşünme süreci haline geliyor.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

