İDRİS GÜRSOY | YORUM
ABD’de medya üzerine yapılan tartışmalar uzun süre basın özgürlüğü kavramı etrafında şekillendi. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, meseleyi yalnızca “özgürlük” başlığı altında ele almanın yetersiz kaldığını gösteriyor. Bugün Amerika’da gazetecilik, hukuki ya da doğrudan siyasi baskıların yanı sıra, ekonomik, teknolojik ve yapısal bir daralma süreciyle de karşı karşıya.
Bu daralmanın en görünür işaretlerinden biri, ülkenin en etkili gazetelerinden Washington Post’ta yaşandı. Gazete, yaklaşık 250 muhabir ve editoryal çalışanla yollarını ayırdı; bazı bölümlerini kapattı. Washington Post, yalnızca büyük bir medya kuruluşu değil, Amerikan kamu yararı gazeteciliğinin sembollerinden biri olarak kabul ediliyor. Watergate skandalından Pentagon Papers’a uzanan tarihsel rolü düşünüldüğünde, bu ölçekte bir küçülme basit bir şirket kararı olarak görülemez. Bu gelişme, geleneksel gazeteciliğin artık eski ölçek ve maliyet yapısıyla sürdürülemediğine işaret ediyor.
ABD’deki medya krizini anlamak için yerel basına da bakmak gerekiyor. Son yirmi yılda yüzlerce yerel gazete ya tamamen kapandı ya da günlük yayıncılıktan haftalık ya da yalnızca dijital modellere geçti. Bazı kasaba ve şehirlerde belediyeleri, mahkemeleri ve polis teşkilatını düzenli izleyen tek bir gazeteci dahi kalmadı. Akademik literatürde bu bölgeler “news deserts”, yani “haber çölleri” olarak tanımlanıyor. Yerel gazetelerin ortadan kalkması, yalnızca bir yayıncılık sorunu değil; aynı zamanda kamusal denetimin zayıflaması anlamına geliyor.
Bu sürecin en çarpıcı ve sembolik örneklerinden biri, ABD’nin en eski gazetelerinden biri olan Pittsburgh Post-Gazette. Yaklaşık 240 yıllık yayın geçmişine sahip gazete, Mayıs 2026’da yayın hayatını sona erdireceğini açıkladı. Amerikan İç Savaşı’ndan iki dünya savaşına, Büyük Buhran’dan Soğuk Savaş’a kadar ülkenin en kritik dönemlerinde yayınını sürdüren gazete, sansürle ya da doğrudan devlet müdahalesiyle değil; ekonomik daralma, dijitalleşmenin getirdiği gelir kaybı ve sürdürülemez hale gelen medya modeli nedeniyle kapanıyor.
Ekonomik ve yapısal sorunların yanı sıra, siyasal iktidarla medya arasındaki ilişkinin giderek sertleşmesi de bu tabloyu tamamlayan bir unsur olarak öne çıkıyor. Özellikle Donald Trump’ın kendisini eleştiren gazetecilere yönelik açıkça saldırgan tutumu, basın–iktidar ilişkilerinde uzun süredir var olan normların aşındığını gösteriyor. Trump’ın basın toplantılarında gazetecileri azarlaması, hakaret etmesi ve “beğenmediği” sorulara karşı agresif tepki vermesi, sembolik olmaktan öte caydırıcı bir etkiye sebep oluyor.
Beyaz Saray ve Pentagon gibi kritik kurumlarda basın akreditasyonuna ilişkin kuralların daraltılması, hangi muhabirlerin soru sorabileceğinin önceden belirlenmesi ve erişimin daha sıkı kontrol altına alınması, basın özgürlüğü tartışmasını yeni bir boyuta taşıyor. Bu uygulamalar, doğrudan sansür anlamına gelmese de gazeteciliğin temel işlevlerinden biri olan iktidara erişim ve hesap sorma kapasitesini zayıflatıyor.
Medya alanındaki bu dönüşüm, bağımsız gazeteciler için de yeni ve karmaşık sorunlar doğuruyor. Bireysel ya da küçük ölçekli bağımsız gazetecilik girişimleri yasal olarak mümkün ve görece serbest. Ancak bu özgürlük, sürdürülebilirlik anlamına gelmiyor. Bağımsız gazeteciler büyük ölçüde dijital platformlara bağımlı durumda.
YouTube, X (eski Twitter) ve Meta gibi platformların algoritmaları; görünürlük, erişim ve gelir üzerinde belirleyici hale gelmiş durumda. İçeriğin kimlere ulaşıp kimlere ulaşmayacağını büyük ölçüde bu platformların belirlemesi, gazetecilik açısından ciddi bir yapısal sorun oluşturuyor.
ABD’de gazeteciler çoğu zaman doğrudan susturulmuyor; ancak giderek görünmez hale geliyor. Reklam gelirlerinin azalması, bağış ve abonelik modellerinin sınırlı kitlelere hitap etmesi, bağımsız gazeteciliği istikrarsız ve kırılgan bir zemine itiyor.
Medya krizinin bir diğer önemli boyutu ise sahiplik ve finansman yapısında yaşanan değişim. Geleneksel reklam modeli büyük ölçüde çökmüş durumda. Abonelik sistemi ise sınırlı bir okuyucu kitlesine dayanıyor ve her yayın için sürdürülebilir bir çözüm sunmuyor. Büyük medya kuruluşlarının milyarder sahipler tarafından finanse edilmesi, editoryal bağımsızlık tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Küçük ve orta ölçekli yayınlar ise bu rekabet ortamında ayakta kalmakta zorlanıyor.
Bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde, ABD’de yaşanan tabloyu klasik anlamda bir “basın özgürlüğü krizi” olarak tanımlamak eksik kalıyor. Daha doğru bir tanım, gazeteciliğin yapısal bir dönüşüm ve daralma sürecinden geçtiği yönünde olur. Yazmak hâlâ mümkün; ancak yazının kamusal karşılık bulması, etkili olması ve sürdürülebilir bir mesleki zemine oturması her geçen gün zorlaşıyor.
Basın özgürlüğü, yalnızca ifade edebilme hakkıyla sınırlı değildir; aynı zamanda bu ifadeyi taşıyacak kurumların ve mecraların varlığıyla anlam kazanır.
ABD’de gazetecilik, siyasi iktidarla ilişkilerin sertleşmesi, ekonomik koşulların ağırlaşması ve teknolojik dönüşümün baskısı altında büyük bir daralmaya doğru gidiyor. Bu daralma, gürültülü krizlerle değil; kapanan gazeteler, küçülen haber odaları ve sessizleşen yerel kamusal alanlarla kendini gösteriyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

