Site icon Serbest Görüş

Kurtarıcı geldi hanım!

Kurtarıcı geldi hanım!


Ulusalcı gazeteci Yılmaz Özdil, organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş Sedat Peker için ‘Varlığıyla onur duyduğum kardeşim’ diyebildi. Entelektüel çöküşün dik alası olan ve “Bizden olsun taştan olsun!” pragmatizmi en az iktidar ahlaksızlığına eş değer bir çürümüşlük.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Dünden devam ediyoruz…

Kısım Sekiz: Ve ulusalcı topa girer!

Sedat Peker, cılız da olsa bazı eleştiriler alırken (öyle aleni ve sert şekilde onu eleştirebilmek pek mümkün değil! En azından bazılarımız için!) tam da bu noktada hiç beklenilmeyen yerden muazzam bir destek aldı. Ulusalcı mevzidaşı gazeteci Yılmaz Özdil koltuk çıktı ona. 28 Ocak 2026 tarihinde Sözcü TV’de şunları söyledi: “Sedat Peker benim kardeşim, varlığıyla onur duyuyorum. Herkes herkesi sevebilir ben de onu seviyorum. Namuslu bir insanın Sedat Peker’den zarar gördüğünü ben görmedim.”

Bu ifadeler her ne kadar samimi bir itiraf gibi görünse de entelektüel çöküşün dik alasıdır sevgili dostlar. Bir yandan “Cumhuriyet değerlerini” savunduğunu iddia eden, “hukukun üstünlüğü” manşetleri atan bir yazar, diğer yandan organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş bir figürü “kardeşim” olarak tanımlıyor, “varlığıyla onur duyduğunu” söylüyor.

Öte yandan bu tutum, ahlaki değil, tamamen pragmatiktir. Özdil ve benzeri muhalifler sözümona, iktidarı sarsmak için her yolu mubah görüyor. “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” mantığıyla hareket ediyorlar. Ancak bu, Kantçı anlamda bir “ahlak iflası”dır.

Yilmaz Özdil…

Kant’ın kategorik emri şudur: “Öyle davran ki, senin davranış ilken, evrensel bir yasa haline gelebilsin.” 

Şimdi soralım: Bir toplumda, mafya liderlerini “kardeş” olarak görmek, evrensel bir yasa olabilir mi?

Hayır…

O halde bu, ahlaken savunulamaz bir tutumdur.

Özdil’in defansı şöyle yapıyor: “Sedat Peker’in açıklamalarına gazetecilik faaliyeti değil diyen gazetecilerin matbaada paspas yapması bile sakıncalıdır.”

Bu argüman, tehlikeli bir kapıyı aralıyor: Eğer “bilgi” doğruysa, o bilgiyi sunan kişinin geçmişi önemli değildir! Ancak bu, toplumsal ahlak açısından yanlış bir yaklaşım.

Birincisi, kaynak meşruiyeti göz ardı edilemez. Bir suç örgütü lideri, sistematik olarak hukuksuzluk üretmiş bir figürdür. Onun “ifşaları”, kurumsal bir sorumluluk bilinciyle değil, kişisel hesaplaşma motivasyonuyla yapılmaktadır. Bu nedenle, söylediklerinin bir kısmı doğru olsa bile, bu bilgilerin kaynağı meşru değildir.

İkincisi, araçların amacı kirletmesi kaçınılmazdır. John Stuart Mill’in faydacılık teorisine göre bile, araçlar amaçlar kadar önemlidir. Kirli araçlarla temiz sonuçlar elde etmeye çalışmak, uzun vadede meşruiyet kaybına yol açar. Bir toplum, “sonuç haklı çıkarır” mantığıyla hareket etmeye başladığında, ahlaki çöküş kaçınılmaz hale gelir.

Üçüncüsü, toplumsal normalleşme riski göz ardı edilmemelidir. Peker’i meşrulaştırmak, suç dünyasını “bilgi kaynağı” olarak kabul etmek anlamına gelir. Bu durum, toplumun ahlaki pusulasını daha da bozar ve suç-siyaset-medya ilişkisinin normalleşmesine zemin hazırlar.

İşte ÇGD’nin açıklaması, bu noktada önemli: “Gazetecilik; hukukun, kamu vicdanının ve gerçeklerin yanında durmayı gerektirir. Gazetecilik, suçu ve suçluyu övme makamı değildir.”

Bu tepki, aslında entelektüel dünyanın içindeki bölünmeyi de gösteriyor. Bir kesim, Peker’i araç olarak kullanmanın sakıncası olmadığını düşünürken; diğer kesim, bu tutumun mesleki ve ahlaki ilkelere aykırı olduğunu savunuyor.

Ancak bu tartışma, daha büyük bir sorunun işaretidir: Muhalefetin araç sorunu. Muhalefet, iktidarı sarsmak için yeterli kurumsal güce sahip olmadığında, Peker gibi figürlere sarılıyor. Bu, güçsüzlüğün itirafı değilse nedir?

Kısım dokuz: Dibe vuruş! 

Bekir Ağırdır’ın araştırmasında şu tespit yer alıyor: “Pek çok yurttaş artık mahkemeye gitmiyor, hakkını aramıyor. Hatta Sedat Peker davalara müdahil oluyor, kimse ‘Sana ne?’ demiyor.”

Bu cümle, toplumsal çöküşün en çarpıcı göstergesi. Adalet sistemi, işlevini o kadar kaybetmiştir ki, bir mafya lideri “adalet savaşçısı” rolü üstlenebilmekte.

Ve toplum, buna itiraz etmemekte.

2002 yılında kaybettiğimiz son yüzyılın en etkili siyaset felsefecilerinden biri olan John Rawls 1971 tarihli “A Theory of Justice” (Adalet Kuramı) adlı eseriyle modern siyaset teorisine damgasını vurmuştu. Rawls’un adalet anlayışının merkezinde “bilgisizlik örtüsü” (veil of ignorance) kavramı yer alıyor. Bu kavrama göre, adil bir toplum düzeni ancak hiç kimsenin kendi toplumsal konumunu, zenginliğini, yeteneğini veya ırkını bilmediği varsayımsal bir durumda tasarlanabilir.

Böyle bir “bilgisizlik örtüsü” arkasında insanlar, en dezavantajlı konumda bile olsalar kabul edebilecekleri kurallara karar verirler. Rawls, bu düşünce deneyinden iki temel adalet ilkesi çıkarıyor: Birincisi, herkes temel özgürlüklere eşit şekilde sahip olmalıdır. İkincisi, sosyal ve ekonomik eşitsizlikler ancak toplumun en dezavantajlı kesimlerinin durumunu iyileştirdiği takdirde haklı çıkarılabilir. Bu kuram, adaletin sadece prosedürel bir mesele olmadığını, aynı zamanda toplumsal yapıların ve kurumların içsel olarak adil olması gerektiğini vurgular.

İşte John Rawls’un “adalet kuramı”na göre, Türk toplumu için “bilgisizlik örtüsü” bile yırtılmıştır!

Evet Türkiye’de bu prensip çökmüştür. Adalete erişim, “kimin kim olduğuna” bağlıdır. Yargı, siyasi tercihe göre şekillenmektedir. Ve halk, bu sisteme olan inancını kaybetmiş durumda.

Kısım on: Suçun Normalleşmesi

Toplumda yaygın bir söylem var: “Yaptıkları kötü ama doğru söylüyor.”

Bu, ahlaki göreliliğin zirvesi. Weber’in “değer-rasyonelliği” ile “araçsal rasyonellik” ayrımına göre, bir eylem ya değer temelli değerlendirilir (doğru mu yanlış mı?) ya da sonuç temelli (işe yarıyor mu?).

Türk toplumu, Peker söz konusu olduğunda tamamen “araçsal” bir mantıkla düşünmekte: “Bize fayda sağlıyor, o yüzden destekleriz.”

Ancak bu, uzun vadede toplumsal ahlakı çürütüyor.

Çünkü bir toplum, “amaca hizmet ediyorsa ahlaki olmayan davranışlar kabul edilebilir” der hale gelirse, o toplumda artık herhangi bir norm kalmaz. Herkes, kendi çıkarına hizmet ettiği sürece her şeyi yapabilir hale gelir. Bu, tam anlamıyla Hobbes’un “doğa durumu”dur: Herkesin herkese karşı savaşı.

Tam da bu noktada ustaların ustası Rousseau’nun “toplumsal sözleşme” teorisine bakmamız gerekiyor. Buna göre, vatandaşlar devlete güç verir, karşılığında devlet onların haklarını korur. Bu sözleşme bozulduğunda, meşruiyet de biter.

Türkiye’de bu sözleşme artık yürürlükte değil. Halk, devletin adaleti sağlamayacağına, yargının tarafsız olmadığına, medyanın gerçeği söylemeyeceğine inanmakta.

Ve işte bu boşlukta, Peker gibi figürler ortaya çıkıyor. Halk, “resmi sözleşme”nin dışında, alternatif “güvenilir figürler” arayışına girmiş artık. Evet kabul, bu durum tam olarak Weber’in “karizmatik otorite” dediği şey. Ancak bu karizmanın kaynağı, hukuk veya kurum değil; “güç” ve “cesaret”tir.

Kısım onbir: Güven krizi ve anti-kahramanlar

İtalya’da 1990’larda “Mani Pulite” (Temiz Eller) operasyonu, siyaset-mafya ilişkilerini ortaya çıkarmıştı. Ancak burada önemli bir fark var: İtalya’da bu ifşalar, bağımsız savcılar tarafından yapılmıştı. Yargı sistemi, kendi içinden temizlenmeye çalışmıştı.

Türkiye’de ise, yargı bu işlevi yerine getirememekte. Ve bu yüzden, Peker gibi figürler, “alternatif yargı” rolü üstlenmekte.

Başka bir ülkeye daha bakabiliriz bu konuda. Rusya’da Aleksey Navalny, yolsuzlukları ifşa ederek büyük bir halk desteği toplamıştı. Ancak Navalny, bir suç örgütü lideri değildi. O, bir muhalif politikacı ve aktivisti.

Türkiye’de ise, muhalefet bu rolü üstlenememekte, bu yüzden Peker gibi figürler boşluğu doldurmakta.

Kısım oniki: Robin Hood Sendromu

Pablo Escobar, Kolombiya’da fakirlere yardım ederek “halk kahramanı” imajı oluşturmuştu. Benzer bir dinamik, Türkiye’de Sedat Peker için de geçerli.

Peker, hayvanlar için mama bağışı yapıyor, Rojin Kabaiş davası için ödül koyuyor, ineği ölen kadına el uzatıyor vs. Farkındasınızdır bu past modern Robin Hood imajını. Ancak unutulmamalıdır ki, Escobar binlerce insanın ölümünden sorumluydu. Peker de, suç örgütü liderliğinden hüküm giymişti.

Bu “hayırsever suçlu” imajı, toplumda ahlaki kafa karışıklığına yol açacaktır.

Biliyorum içiniz daraldı, şimdi bu işin içinden toplum nasıl çıkar, konusunda biraz kafa yoralım.

Sedat Peker fenomeninin önüne geçmenin tek yolu, kurumsal onarım, başka yol yok gibi görünüyor. Güven, ancak yapısal dönüşümlerle geri kazanılabilir.

İlk ve en temel adım, bağımsız bir yargı sisteminin tesis edilmesi.

Peki bu mümkün mü?

Bu iktidar ile hiç sanmıyorum!

Yargının siyasi müdahaleden tamamen arındırılması, hakimlerin görev güvencesinin anayasal düzeyde korunması zorunlu. Yargı bağımsızlığı olmadan hukukun üstünlüğünden söz edilemez. Bir ülkede mahkeme kararları siyasi tercihlere göre şekilleniyorsa, o ülkede adalet sistemi çökmüş demektir.

İkinci kritik adım, özgür bir medya ortamının oluşturulması. 

Peki günümüzde bu mümkün mü?

Her gün bir gazetecinin tutuklandığı saray rejiminde bu da pek mümkün değil gibi…

Gazetecilerin baskı, tehdit veya sansür korkusu olmadan çalışabildiği, gerçekleri araştırıp kamuoyuyla paylaşabildiği bir ortam olmadan, toplumsal güven inşa edilemez. Medya, dördüncü kuvvet işlevini ancak özgür olduğunda yerine getirebilir. Gazeteciliğin susturulduğu bir toplumda, boşluğu Sedat Peker gibi figürler doldurur.

Üçüncü yapısal dönüşüm, liyakat temelli bir bürokrasi anlayışının benimsenmesi. 

Biliyorum acı acı gülmeye başladınız. Kamu kurumlarında atamaların liyakat, yetenek ve ehliyet esasına göre yapılması, kurumsal verimliliğin ve güvenin temel şartı. Kayırmacılık, akrabalık ilişkileri ve siyasi sadakat üzerinden yapılan atamalar, kurumsal çürümenin ve toplumsal güvensizliğin ana kaynaklarıdır.

Dördüncü ve son temel adım, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının güçlendirilmesi. 

Kamu ihalelerinden yargı kararlarına, bakanlık atamalarından belediye projelerine kadar her alanda şeffaflık sağlanmalı, kamu görevlileri ve siyasetçiler yaptıklarından hesap verebilir olmalı. Karanlıkta yapılan her iş, güvensizliğin tohumlarını eker.

Bu da bugün için nanay…

Ve fakat bu yapısal adımlar atılmadıkça, Peker gibi figürlere olan toplumsal talep devam edecektir. Çünkü asıl sorun, Peker’in varlığında değil, onu gerekli kılan kurumsal boşluktadır. Toplum, bu boşluğu dolduracak meşru ve güvenilir kurumlar bulana kadar, alternatif figürlere sarılmaya devam edecektir.

Son kısım: Suç romantizmine son

Türk televizyonlarında “mafya dizileri” son derece popüler. “Kurtlar Vadisi”, “Ezel”, “Çukur” gibi yapımlar, suç dünyasını romantize etmişti. Toplum, “abi” kültürünü, “kabadayı” figürünü, “hesap sorma” mantığını içselleştirmişti. Bu, sağlıklı bir toplum kültürü değildir.

Kültürel bir restorasyon gerekli. Eğitim sisteminde, medyada, sanatta, hukuk devletinin ve kurumsal değerlerin önemi vurgulanmalı.

Muhalefetin Peker’e olan ihtiyacı ise, aslında kendi kurumsal zayıflığının göstergesi. Muhalefet, eğer yeterince güçlü olsaydı, yolsuzlukları meclis komisyonlarında araştırabilir, kamuoyunu bilgilendirebilir, yargıya başvurabilirdi.

Ancak Türkiye’de muhalefet, bu araçları yeterince etkili kullanamamakta. Meclis var mı yok mu belli bile değil! İş bu sebeple siyasetiyle, gazetecisiyle muhalefet de kimi zaman Peker gibi figürlere sarılıyor.

Çözüm, muhalefetin kurumsal kapasitesini güçlendirmekten geçiyor. Hukuki yollar, uluslararası mekanizmalar, sivil toplum örgütleri… Bunlar, sürdürülebilir muhalefet araçları. Peker ise, geçici ve tehlikeli bir “koltuk değneği”nden başka bir şey değil!

Son söz: Peker aynası

Sedat Peker’in yüzde 16,7 güven oranıyla birinci sırada yer alması, bir anket sonucu olmanın ötesinde, toplumsal bir travmanın belirtisi. Bu tablo, çok katmanlı bir çöküşü göstermekte.

Birincisi, kurumsal çöküş açıkça gözlemlenmekte. Devlet kurumları, temel işlevlerini yerine getirememekte, toplumun ihtiyaçlarına yanıt verememekte. Yargıdan bürokrasiye, eğitimden sağlığa kadar kurumsal etkinlik sorgulanmakta.

İkincisi, güven erozyonu toplumun tüm katmanlarına yayılmış durumda. Halk, yargıya, medyaya ve siyasete güvenmemekte. Bu güven kaybı, demokratik sistemin temellerini sarsmakta. Kurumlar artık meşruiyet kaynağı olarak görülmemekte.

Üçüncüsü, ahlaki kafa karışıklığı derinleşmiş artık. “Doğru söylüyorsa, kim söylüyor olursa olsun kabul edilir” mantığı toplumda yerleşmiş durumda. Bu tutum, ahlaki değerlendirmenin yerini pragmatik hesaba bıraktığını göstermekte. Sonuç odaklı düşünme, süreç ve meşruiyet sorgulamasının önüne geçmiş artık.

Hasılı kelam; Sedat Peker, bu çöküşün sebebi değil, sonucudur. O, toplumun kendi yüzüne tuttuğu aynadır. Ve bu aynada gördüğümüz şey açıkçası hiç de hayırlı değil.

Eğer Türkiye, bu tablodan çıkmak istiyorsa, Peker’e bakmayı bırakıp, o aynaya bakmaya başlamalı ama ben pek umutlu değilim bu konuda.

Maalesef durum böyle…

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version