Site icon Serbest Görüş

Dink davası: Suçun değil algının yargılanması

Dink davası: Suçun değil algının yargılanması


AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM

Bugün Hrant Dink’in öldürülmesinin 19. yıldönümü. Bu tarih, yalnızca bir cinayetin değil; bir toplumun vicdanında açılan yarığın ve o yarığın adaletle onarılıp onarılamadığının da yıldönümüdür.

Bu dosyada yıllardır konuşulan şey, “fail” kadar “arka plan”dır. Ne var ki arka plan arayışı, kimi zaman gerçeği bulmaya değil, gerçeği önceden belirlenmiş bir kalıba uydurmaya evrilebiliyor. Hrant Dink davasında 26 Mart 2021 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi kararı da gerçeğin bir kalıba uydurulmasının acı bir örneğidir. Kararı veren mahkemenin başkanının bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan Akın Gürlek olması, bu bağlamın anlaşılması açısından ayrıca not edilmelidir.

Yargılamanın yönünü değiştiren kurgu

Hrant Dink cinayeti 2007 yılında işlendi. Ancak 2013 sonrası siyasal konjonktür, yargısal anlatıyı yeniden şekillendirdi. Mahkeme ve savcılık, 2006’dan itibaren “Cemaat” olarak bilinen yapının İstanbul istihbaratını kontrol altına almak ve belirli polis operasyonlarını yürütmek amacıyla bu cinayeti “kullandığı” iddiasını kararın merkezine yerleştirdi. Bu kurguya göre cinayetin asıl amacı, Ali Fuat Yılmazer’in İstanbul İstihbarat Şube Müdürü olarak atanmasını sağlamakmış!

Bir yargı kararı hipotez kurabilir; ancak hipotez, delilin yerine geçemez. Gerekçede görünen ise hipotezin bir açıklama aracı olmaktan çıkıp delilleri “seçen”, “eleyen” ve “yeniden anlamlandıran” bir filtreye dönüşmüş olmasıdır. Karar, neredeyse açıkça bu hipotezi doğrulamak için inşa edildiğini göstermektedir.

Nitekim mahkeme, davanın seyrini değiştirmek adına mantıki ve fiili gerçeklikten yoksun bu hipotezi esas almış, delilleri bu çerçevede yorumlamış ve açık bir muhakeme hatasıyla hüküm kurmuştur.

Tarafsızlık ve seçici sorumluluk

Dava 2015’te yeniden başladı; bu süreçte mahkemeler arası görev tartışmaları yaşandı; nihayetinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Yargılamada 131 duruşma yapıldı, 36 farklı hâkim ve 11 farklı savcı görev yaptı.

78 kişinin yargılandığı bir dosyada, benzer eylem ve ihmaller karşısında bazı sanıklara ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilirken, bazılarının hiçbir cezai sorumlulukla karşılaşmaması, “örgüt” hipotezinin kişileri seçen bir mekanizma gibi işletildiğini açıkça gösterdi.

Örneğin Ramazan Akyürek, cinayet faillerinin bulunduğu ilin emniyet müdürü olduğu gerekçesiyle sorumlu tutulurken; Cinayetin işlendiği tarihte Trabzon Emniyet Müdürü olan Reşat Altay’a herhangi bir sorumluluk yüklenmedi. Benzer şekilde cinayet İstanbul’da işlenmesine rağmen, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah hakkında sorumluluk kurulmazken, İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek mahkûm edildi.

Mahkeme, değerlendirmelerini büyük ölçüde istihbarat kaynaklı fişleme bilgilerine dayandırmış; “Cemaat mensubu” olduğu iddia edilen kişilere suçlu muamelesi yaparken, somut kusuru bulunan diğer kamu görevlilerini sorumluluk dışında bırakmıştır. Cinayetin İstanbul’da işlenmiş olması ve istihbaratın İstanbul’a ulaşmış bulunmasına rağmen, İstanbul Emniyeti’nden kimsenin sorumlu tutulmaması bu çelişkiyi daha da görünür kılmıştır.

Olgusal tutarsızlıklar: Kararın kendi içinde çatlayan yerleri

Mahkemenin 4 bin 562 sayfalık gerekçeli kararının 4 bin 294–4 bin 302. sayfaları arasında yer alan örgüt değerlendirmesi bölümü, olgusal tutarsızlıklar bakımından dikkat çekicidir. Bu tutarsızlıklar, yargılamanın adilliği ve tarafsızlığı konusunda ciddi ipuçları sunmaktadır:

Bir paradoks olarak yargılama

Bu tablo, suçlu olanların masum, masum olanların ise suçlu ilan edildiği bir yargılama gerçeğini ortaya koymaktadır. Adaletin kutsal salonlarında suçluluk ve masumiyet arasındaki çizginin bulanıklaştığı, rollerin yer değiştirdiği bir paradoksla karşı karşıyayız.

Masumiyet karinesi, ceza adaletinin temelidir. Ancak bu dosyada, masumiyet maskesi takan suçlular ve suçluluğun ağırlığını taşıyan masumlar gibi ters yüz edilmiş bir manzara ortaya çıkmaktadır. Algıların gerçeği örttüğü, hukuki sonuçların maddi gerçeğe meydan okuduğu bu durum, üzerinde ciddiyetle düşünülmeyi hak etmektedir.

Asıl tehlike: Gerçeği bulmak yerine gerçeği örtmek

Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında yaşananlar için zaten ağır bir sınavdı. Bu sınavda ceza yargılamasının görevi, kamu vicdanını rahatlatacak bir anlatı üretmek değil; failin, azmettiricinin, ihmalin ve kastın maddi gerçeğini somut delillerle ortaya koymaktır. Ancak ne yazık ki ceza yargılaması bunu sağlamak yerine kurgu üzerine belirlenen ‘gösteri yargılaması’ yaptı.

Bugün Hrant Dink’i anmanın en gerçekçi yolu, bu dosyaya siyasilerin değil hukukun merceğiyle bakmaktır. Çünkü gerçek failleri bulmanın yolu, önceden seçilmiş bir anlatıyı doğrulamaktan değil; yanlış mahkumiyet ihtimalini bile ciddiyetle tartışabilmekten geçer.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version