Site icon İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

Cumhuriyet devrinin bitmeyen isyanları

Cumhuriyet devrinin bitmeyen isyanları


Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU | YORUM

Türkiye’nin 1923’ten bu yana değişmeyen bir gerçeği, iç isyanlardan kaynaklanan iç güvenlik problemidir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dışarıda sadece 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı yapılırken içeride bir türlü bitmek bilmeyen askerî harekâtlar gerçekleşmiştir.

Bu yazıda sadece 1924-1938 arasındaki isyanları ele alacak ve tamamen “resmî” denebilecek bir kaynaktan hareketle isyanların nedenleri ve bastırılma süreçleri hakkında kısa bilgiler vermekle yetineceğim.

TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE AYAKLANMALAR

Resmi kaynak olarak bahsettiğim eser, daha sonra “ATASE” adını alacak olan Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı tarafından 1972 yılında “Cumhuriyet Devrinde Ayaklanmalar” adıyla basılmış. Kitabın başlığı bu olsa da muhtemelen devamının yazılacağı düşünülerek sadece 1924-1938 yıllarıyla sınırlı tutulmuş.

Eserin yazarı olarak gözüken ve “emekli Albay” olduğu ifade edilen Reşat Hallı’nın tek çalışmasının bu olmadığını belirtmeliyim. Hallı ayrıca Harp Tarihi Başkanlığı’nın yayınladığı Balkan Harbi’ne dair üç, Çanakkale Harbi ile ilgili de iki kitabın (bu iki eserde başka yazarlar da yer alıyor) kaleme almış.

Kitabın başlığında “isyan” yerine “ayaklanma” kavramının tercih edildiği hemen dikkati çekiyor. Eser genel olarak Genelkurmay kaynaklarını kullansa da ne yazık ki dipnotlar yer almadığı gibi hangi kaynaklardan yararlanıldığına dair bilgi verilmiyor. Buna karşılık en sona konulan ekler vasıtasıyla askeri operasyon süreçleri hakkında bilgilere ulaşmak mümkün oluyor.

Eserin giriş kısmında yazar Hallı, nedense konuyu Bediüzzaman’a getirip“din perdesi altında Osmanlı Devleti’ni bölmek isteyen Kürt politikacısı Saidî Kürdî” diyor. Daha sonra onun elli yıl sonra adını da “Said Nursî” olarak değiştirip vaktiyle siyasetle başaramadığı “bölgecilik ve bölücülüğü” bu sefer “din ve dindarlık maskesi altında” uygulamaya çalıştığını yazıyor. Yine de hızını alamayan yazar, Nursî için “başarılı bir anarşist” tespitinde bulunuyor.

Aslında yazarın Nursî üzerinden yaptığı tespit Atatürk devri isyanlarını sınıflandırırken kullanacağı terimleri de ortaya koyuyor: “İrtica ve Kürtçülük”. İsyanlar bastırılırken yapılan harekâtlar da “tenkil ve tedip” olarak adlandırılmaktaydı. Devletin bir kurumunun çalışması olarak dikkat çeken eserin elbette en önemli yönü lise ve üniversite tarih derslerinde bile yer verilmeyen birçok isyanın bu kitapta bulunması.

Cumhuriyet rejiminin mücadele ettiği ilk isyan, 12-28 Eylül 1924 tarihlerinde yaşanan Nasturi isyanı oldu. “Doğu Süryanileri ya da Asuri” olarak bilinen Nasturiler, Musul meselesinden dolayı İngilizlerin kışkırtmasıyla Çölemerik (Hakkâri) civarında isyan ettiler hatta Hakkâri valisini de pusuya düşürdüler. Sayıları 8.000 civarında olan Nesturilerin tedibi için görevlendirilen askeri kuvvet içinde Kürt aşiret kuvvetleri de yer alıyordu.

Harekâtın ilginç bir yönü de üç teğmen ve bir yüzbaşının 275 mevcutla Türk ordusundan firar etmeleriydi. Diyarbakır’dan Sarıkamış’a kadar uzanan geniş bir bölgede alınan askeri tedbirlere rağmen Nasturilerin sınır dışına kaçmaları nedeniyle askerî harekâttan kesin bir sonuç alınamayacaktır.

Nasturi ayaklanması bundan sonra da devam etmiş hatta Türkiye, Milletler Cemiyeti tarafından “Asurilere, Ermenilere 1915’te yapılan vahşet ve gaddarlığın benzerini” yapmakla suçlanmıştır.

Cumhuriyet yönetimini en çok uğraştıran ayaklanmalardan birisi kuşkusuz Şeyh Sait İsyanı’dır. Musul meselesinden dolayı İngiltere’nin “dış faktör” olarak görüldüğü hadise, 13 Şubat 1925 tarihinde başlamış, kontrol altına alınması uzun bir zaman almıştır. Genel yaklaşım isyanın; halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması gibi devletin sekülerleşme sürecine tepki olarak çıktığı şeklinde olup devrin söylemine paralel olarak “irtica hadisesi” olarak değerlendirilmiştir. 

Buna karşılık isyanın aynı zamanda “Kürt isyanı” olduğu bir gerçektir. Nitekim Uğur Mumcu’nun isyanla ilgili kaleme aldığı kitabının adı “Kürt-İslam Ayaklanması” adını taşımaktadır. Hallı, Şeyh Said’in özellikle Zazalar arasında önemli bir nüfuza sahip olduğunu ve ayaklanmanın “Kürt derebeyliğinin cumhuriyet hükümetine karşı bir tepkisi” olduğunu vurgulamaktadır.

Şeyh Said, İstiklal Mahkemesi’nde verdiği ifadede; isyanın önceden planlanmadığını söylemişti. Genelkurmay yazışmalarına göre; bugünkü adı “Dicle” olan Piran’da başlayan isyan, Ankara tarafından mahalli bir hareket olarak görülmüş ve asilerin mevcudu 300 olarak tahmin edilmişti. Yine yazışmalardan anlaşıldığına göre o zaman vilayet merkezi olan Genç’le (Darahini) Ankara’nın irtibatı kesilmiş ve Said’in adamlarının eline geçmişti.

Hallı’ya göre Said gittiği yerlerde “irtica maskesi altında Kürtçülük propagandası yapıyordu”. İsyan genişlemiş ve Hükümet “kısmî seferberlik” ilan etmek zorunda kalmıştı. Buna rağmen Genç ve Çapakçur’dan (Bingöl) sonra Elâzığ da düşmüştü. Hallı’ya göre ele geçen yerlerde Said’in adamları yağma ve çapulculuk yapıyordu. Fethi Bey (Okyar) Hükümeti çareyi isyan bölgesinde “sıkıyönetim” ilan etmekte bulmuştu.

Fethi Bey Hükümeti’nin istifası üzerine yeni kabine İsmet Paşa (İnönü) tarafından kuruldu ve iki yıl süreyle geçerli olmak üzere Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı (4 Mart 1925). Bu kanunla isyan bölgesi ve Ankara’da iki İstiklal Mahkemesi kurulması ve Ankara’daki mahkemenin verdiği kararlar TBMM onayından sonra uygulansa da diğer mahkemenin kararlarının hemen infazı kararlaştırıldı.

Ayrıca iç politikayla ilgili bütün teşkilat ve neşriyat, hükümetin isteği ve Cumhurbaşkanının onayı ile menedilebilecekti. Bu gibi yayınlarda bulunan gazeteler kapatılabilecek ve bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesine verilecekti.

Said bundan sonra Diyarbakır’a yöneldi ve burayı alarak Hallı’nın ifadesiyle “bağımsız Kürdistan” devletinin kuruluşunu ilan etmeyi amaçladı. Said’e göre 3.000, Hükümete göreyse 5.000 kadar kuvvete rağmen Diyarbakır’ı ele geçiremeseler de Varto, Bulanık ve Malazgirt’i işgal ettiler.

Hükümet güçleri ise iyi bir askeri yığınak sonrasında “tenkil” harekâtına girişerek birer birer bu şehirleri geri aldı. Şeyh Said de 15 Nisan 1915’te Türk kuvvetlerinin eline geçti. Daha sonra yine Hallı’nın ifadesiyle “askerî temizlik” yapılmış ve 31 Mayıs 1925’te seferberlik sona erdirilmiştir.

Şeyh Said isyanının dini bir gerekçe de taşıması, Dersim ve Muş aşiretlerinin desteğini alamamasına neden olmuştu. İsyanın kontrol altına alınmasından sonra kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde 5.110 kişi yargılanmış; Şeyh Said’in de aralarında olduğu 424 kişi idama, 1.911 kişi de çeşitli cezalara mahkûm olmuştur. 

Elbette isyanın diğer etkisi cumhuriyetin ilk çok partili denemesi olan Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasıdır. İsyan gerekçesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu da 1929’a kadar yürürlükte kalacaktır.

KÜRT İSYANLARI

Şeyh Said İsyanı sonrasında bölgede halkın elindeki silahların toplanması ve suçluların yakalanması süreçleri isyanlara neden oldu.  Raçkotan ve Raman Tedip Harekâtı ile 7-12 Ağustos 1925 arasında bölgedeki aşiretler itaat altına alındı. Kürt isyanlarının en bariz özelliklerinden birisi de isyancıların Suriye, Irak ya da İran’a sığınmalarıydı.

1926 yılında ise Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları şapka devrimine tepki olarak ayaklanmış ve Pervari’de de isyan çıkmıştı. Bu isyanların bastırılmasından sonra da Şeyh Said’e destek veren Koçuşağı aşireti vergi ve askerlik nedeniyle ayaklandı. Bu isyanın bastırılmasında etkili olan kişi ise o sırada albay olan Mustafa Muğlalı idi.

Aynı dönemde çıkan bir isyan da Şeyh Said isyanı sonrasında hakkında sürgün kararı verilen Şeyh Enver’in başlattığı Hakkâri isyanıdır. Ekim 1926’da bölge aşiretlerinin desteğiyle başlayan isyan 1927’de bastırıldı ve isyancılar Irak ve İran’a kaçtılar.

Kürt isyanları içinde en uzun sürelisi ise Sason’da çıkan isyanlardır. Şeyh Said isyanına destek veren bölge aşiretlerinin, “devlet güçlerine karşı saldırıya” devam etmeleri nedeniyle 1925’ten 1937’ye kadar süren tedip harekâtı yapılmıştır. Devletin bulduğu çözüm Osmanlı döneminde olduğu gibi aşiretleri Batı Anadolu ve Trakya gibi farklı yerlere sürgün etmekti.  Örneğin Sason bölgesinden 2.400 kişi için sürgün kararı çıkarılmıştır. Diğer çözüm de yeni karakollar açılmasıdır.

Bu dönemde Mutki’de 35 köy için nakil kararı alınmış, buna karşı çıkan köyler ayaklanmışlardı. Bu köylerin halkına yönelik de 1927’de bir tedip harekâtı yapılmıştır. Harekât esnasında bir binbaşının şehit edilmesi üzerine Tümen Komutanlığı uygulamaları sertleştirmiş hatta bir emirde “askere silah atanlar bu işi köyce yapmışlarsa o köy yakılır ve malları müsadere edilir” denilmiştir.

Cumhuriyet yönetimini uzun süre uğraştıran isyanlardan birisi de Ağrı isyanlarıdır. Bu isyanların arkasında ise Hoybun örgütünün olduğu belirtilmektedir. Amaç ise “Kürtlerin özerkliğidir”. Örgüt Ermeni Taşnak örgütüyle Kürt liderlerin iş birliğine dayanmaktadır. 1927 yılında kurulan örgütün ilk başkanlığına da Celadet Ali Bedirhan seçilmiştir. Örgüt Bağdat, Beyrut, Şam ve Kahire’de şubeler açmış; Avrupa ve ABD kamuoyunu da etkilemeye çalışmıştır.

Birinci Ağrı Harekâtı 1926 yılında yapılmış, yüksek dağlar ve derin vadiler harekâtın hızlı bir şekilde gerçekleşmesini engellemiştir. İsyanın başlamasında hayvan kaçakçılığı etkili olsa da İran ve Suriye’yi manda yönetimi altında tutan Fransa’nın da aşiretlere destek verdiği görülmektedir. 1930’lardan itibaren bölgedeki diğer aktör, Sovyetler Birliği olmuştur. İkinci Ağrı Harekâtı 1927’de, üçüncüsü de 1930 yılında yapılmış ve bölgede devlet otoritesinin kurulması amaçlanmıştır.

1929 yılında çıkan Tendürek İsyanında ise İran’dan gelerek bölgede huzursuzluk çıkaran Şeyh Abdülkadir ve adamlarına karşı mücadele edilmiş, isyancılar da İran’a kaçmıştır. Aynı yıl çıkan diğer isyanlardan Savur ve Eruh’ta başlayan Asi Resul isyanı da kontrol altına alınmıştır. Bu yılların diğer isyanları olan Bicar ve Batuş isyanları da 1927’de bastırılmıştır. Hatta Lice’ye bağlı Harta Köyü ve Hüveydan bölgesindeki köyler tamamen yakılmış, bu harekâtlar sonucunda yakılan köy sayısı 280’i bulmuştu.

MENEMEN OLAYI

1930’lu yıllarda isyanlara yenileri eklenmişti. 1930’da Zeylan İsyanı olarak bilinen isyanda Kürt aşiretleri; Erciş, Muradiye, Patnos, Diyadin, Muş ve Bitlis çevresinde ayaklanmışlar hatta Zeylan nahiye merkezi ve jandarma karakolunu 1.500 kişilik kuvvetle basmışlardı. Düzenlenen harekât sonunda asilerin bir kısmı yakalanırken bir kısmı da İran’a kaçacaktır. Aynı yıl Irak’tan gelen Şeyh Barzani’nin kuvvetlerinin Dağlıca’daki Oramar Hudut Bölüğü’ne saldırmasıyla yeni bir isyan başladı. Yapılan harekât sonunda Barzani kuvvetleri sınır ötesine çekildi.

Aynı yılın diğer tenkil harekâtı ise Erzincan ve çevresinde bir inceleme gezisinde bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın (Çakmak) isteğiyle yapıldı. Paşa raporunda, bölgede Kürtçülüğün güçlendiğini ve devlet otoritesinin tam olarak tesis edilmediğini belirtmişti.  Pülümür kaymakamının evine silah atılması üzerine harekât başlamış, Pülümür ve Nazımiye’de kontrol sağlanmıştır.

Kubilay Asteğmen

1930’da Türkiye kamuoyunda en çok ses getiren olay, Menemen Olayı idi. 1930’a kadar görülen isyanlarda “Kürtçülük” öne çıkarken Menemen İsyanı, dönemin söylemiyle “irticaî” nitelikli bir isyandı. Olay bugüne kadar, Asteğmen Kubilay’ın kafasının kesilerek öldürülmesiyle “ikinci bir Otuz Bir Mart Olayı” olarak takdim edilecektir. 

Bir “Girit göçmeni” olan Derviş Mehmet, arkadaşlarıyla birlikte geldiği Menemen’de 23 Aralık 1930’da “mehdiliğini” ilan etmiş ve halkın bir kısmının desteğini de almıştı. Jandarma Komutanı olaya şahit olsa da Hallı’ya göre biraz nasihatten sonra Hükümet Binası’na girmiş ve bir daha çıkmamıştı.

Sonrasında olaya şahit olan İaşe Subayı alaya durumu haber veriyor ve o sırada eğitime çıkmak üzere bölüğünü hazırlamakta olan Asteğmen Kubilay’a da söylüyor. O sırada Jandarma Komutanı da telefonla alaydan yardım talep ediyor. Ardından Alay Komutan Muavini Nedim Bey’in yönlendirdiği ve kendisi de “Girit Göçmeni” olan Asteğmen Kubilay, olay yerine intikal ediyor.

Kubilay acele etmesi gerektiğinden “bölüğüne cephane bile aldıramadan” camiye gelmiş, burada tabanca ateşiyle ağır yaralanınca yirmi metre ötedeki camiye sığınmıştı. Ancak Derviş Mehmet, Kubilay’ın başını “bir koyunun başını keser gibi gövdesinden ayırıyor”.

Hallı’nın eserinden aktardığımız bu satırlar, Türkiye kamuoyunun olaya çok sert tepki vermesinin nedenini de ortaya koymaktadır (Elbette olay, ayrı bir yazı konusu olmayı hak etmektedir). Bu olayda da karşımıza yine 1. Kolordu Komutan Vekili olarak Mustafa Muğlalı Paşa çıkmaktadır.

İsyan; Menemen, Balıkesir ve Manisa’da sıkıyönetim ilan edilmesiyle sonuçlanmış ve kurulan Harp Divanı başkanlığına da General Mustafa Muğlalı atanmıştı. Yargılamalar sonunda; otuz yedi kişiye idam cezası verilmişti. Bu olay zaten seküler bir yolu tercih eden cumhuriyet rejiminin bundan sonraki din politikalarının da belirleyicisi olacaktır.

1930’ların ikinci büyük olayı ise elbette “Dersim Hadisesidir”. Hallı eserinde; diğer isyanların aksine bu hadise için uzun bir giriş yapmayı tercih eder. Ayrıca Osmanlı dönemine de vurgu yapar ve hatta hızını alamayarak “devlet bu bölgelere yabancı gözle baktığı için” bölge, “kâmilen derebeyleri, aşiret reisleri ve ağalar elinde idi” ifadesini kullanır. İkinci vurgu ise Tanzimat devrinde Osmanlı Devleti’nin Dersim civarından asker almayı başaramadığı şeklindedir.

Cumhuriyet idaresi ise “Şark Islahat Planı” adı altında Dersim’e yönelik politikalar geliştirmeye başladı ve mülkî ve askerî erkân tarafından “ıslahat raporları” hazırlandı. Raporlarda Dersim “çıban” olarak görülüyor; okullar açmak, fabrikalar kurmak suretiyle “uygarlaştırmak” hayal olarak değerlendiriliyor ve önce otoritenin tesis edilmesi gerektiği belirtiliyordu.

Bunun sonucunda “Tunceli Kanunu” çıkarılarak 1937’de tedip ve tenkil harekâtı başlatıldı. Hallı’ya göre harekâtın başlama nedeni; Harçik Deresi üzerindeki köprünün yıkılması ve telefon hattının tahrip edilmesiydi. Aşiretlerin karakollara saldırmalarıyla isyan genişlemiş ve Hükümet kuvvetleri, sadece karadan değil havadan da Sabiha Gökçen’in de katıldığı ve “halk üzerinde çok etkili olan” hava taarruzları düzenlemişti.

Harekâtın önemli bir adımını Seyid Rıza’nın teslim olması oluşturmuştur. Kendisiyle birlikte altı kişi Elâzığ’da idam edilecek ve idam hadisesi Amerikan basınında bile yer alacaktır (BCA, 23265-101909-1, 17.11.1937).  Harekâtın ikinci aşaması ise 1938 yılında başlayacaktır. Birinci aşamada Başbakan İsmet İnönü iken bundan sonraki aşamalarda Başbakan Celal Bayar’dı.

Hallı’nın “haydut” dediği isyancılara karşı yapılan tenkil harekâtında birçok köy yakılıyor, tahrip kalıpları atılarak mağaralar, içindeki insanlarla beraber yok ediliyordu. Ancak bölge tam kontrol altına alınamadığından 1938 Ağustos’unda üçüncü, Eylül’de ise dördüncü harekâta girişilerek Hallı’nın ifadesiyle geri kalan “haydutların imhası” tamamlandı.

TEDİP, TENKİL

1938 yılına yani Atatürk’ün ölümüne kadar isyanlar ve tedip ve tenkil harekâtları devam etti. Genelkurmay Arşivi kayıtlarını kullanması yönüyle çok kıymetli olan Hallı’nın eserinde, isyanların köklü nedenlerine ve bir daha isyan çıkmamasına dair çözüm önerilerine tesadüf edilmiyor. Bunun yerine eserde halk; “cahil köylü grupları, Orta Çağ hayatı yaşayanlar, milliyet ülküsü olmayanlar” olarak tanımlanıyor

Bunun yanında “mütegallibe” sürgünle Batı vilayetlerine gönderildiğinden halk üzerinde etkili olmaları gereken kaymakam başta olmak üzere yerel yöneticilerin halkla kaynaşamamaları, hükümet kapısına gelenlerin süründürülmeleri hatta aşağılanarak kovulmaları, yerel kökenli memurların “Kürtçülük” siyasetine yakın olmaları ve jandarmanın vasıfsız oluşu isyanların devamında etkili olan nedenler olarak gösteriliyor.

Yeni Türkiye’nin 1938’e kadar karşılaştığı isyanlar, iki konuyu rejim için kırmızı çizgi haline getirmiştir. Bunlar “Kürt meselesi ve din (irtica)” olup, rejim bu iki konuyu her politikasında göz önüne almış ve tepkiler her zaman çok sert olmuştur. 

İsyanların bastırılmasında dikkat çeken yöntemlerin başında köylerin yakılması ve halkın sürgün edilmesi gelmektedir. 1924-1938 dönemindeki tenkil harekâtlarında uygulanan bu yöntem, 1980’lerde ortaya çıkan PKK saldırılarına karşı da bir “devlet geleneği” olarak tercih edilmiş ve köyler boşaltılarak halkın göç etmesi sağlanmıştır.

Kaynaklar: Hallı, R. (1972), Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara, Gnkur. Basımevi; Karaman, A. (2003), Kürt İsyanları (Tedip ve Tenkil), İstanbul, Evrensel; Mumcu, U. (1993), Kürt-İslam Ayaklanması, Ankara, 1993; BCA, 23265-101909-1, 17.11.1937);https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/920/Atat%C3%BCrk-D%C3%B6neminde-Meydana-Gelen-Ayaklanmalar-(1924-1938) (24.12.2025). https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/257/%C5%9Eeyh-Sait-Ayaklanmas%C4%B1 (25.12.2025.

Anahtar Kelimeler: Atatürk devri, isyanlar, tenkil, tedip.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version