Site icon İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

Yaralarımızdan daha güçlüyüz (2): Affet ama unutma!

Yaralarımızdan daha güçlüyüz (2): Affet ama unutma!


“İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” İyileşmek uzun bir süreç ve sadece tıbbi değil, aynı zamanda sosyal ve manevi bir mücadele. Namaz bir ibadet olmanın ötesinde, bedenle ruhun birleştiği bir şifa yolculuğu. Dua, omuzlarımızdaki yükü indirir. Hikaye anlatmak, kaotik anıları düzene sokar. Ve cemaat, “hiçbir yere ait olmama” hissine karşı bir kalkan.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Sevgili dostlar bir önceki yazımızda, travmanın beynimizde nasıl somut, anatomik izler bıraktığını konuşmuştuk. Badem büyüklüğündeki amigdalanın – beynimizin alarm merkezinin – kronik stres altında nasıl büyüdüğünü, hiperaktif hale geldiğini ve dünyayı sürekli tehlikeli algılamaya başladığını anlatmıştık. Göçün, sürgünün, aidiyetsizliğin sadece psikolojik değil, nöroanatomik bir yara açtığını ifade etmeye çalışmıştık. Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç” kavramının ve Erdal Öz’ün “Yaralısın” romanının artık sadece felsefi metaforlar olmadığını, bilimsel gerçekler olduğunu konuşmuştuk.

Ve yazımızı bir umut ışığıyla bitirmiştik: Beyin plastikti ve iyileşme mümkündü.

İşte bugün, tam da o umut ışığının peşinden gidiyoruz. Çünkü yarayı teşhis etmek yetmiyor, tedaviyi de konuşmak zorundayız. Modern nörobilim bize şunu gösteriyor: Amigdala büyüdüyse, küçülebilir de. Sinir bağlantıları yeniden şekillendirilebilir. Hiperaktif alarm sistemi yeniden kalibre edilebilir.

Ancak bu iyileşme öyle kendiliğinden olmuyor maalesef. Tıpkı kırık bir kemiğin alçıya, temiz ortama ve fizik tedaviye ihtiyaç duyması gibi, yaralı amigdala için de şartlar, ortam, zaman ve sabır gerekiyor. Ve en önemlisi: Çok katmanlı bir yaklaşım gerekiyor. Çünkü bu yara tek boyutlu değil, tıbbi olduğu kadar toplumsal, bireysel olduğu kadar kolektif, nörobiyolojik olduğu kadar sosyolojik bir yara.

Şimdi gelelim somut, uygulanabilir, günlük hayata dokunan iyileşme yollarına…

İsterseniz bundan sonrası kısmı hemen iki kelime ile özetleyelim: Meşgale ve maneviyat.  Yani biri iç, diğeri dış dünyayla ilgili.

Dostoyevski, “Avare insan en tehlikede olan insandır.” der. Yaşadığımız sıkıntılar bizi doğal olarak içe kapanmaya zorlar. Ve travmanın etkisiyle, hayat çekilmez hale gelir.  Yaşama sevinci önce yok olur, sonra hayatın kendisi ağır gelmeye başlar. Tedavi ise gayet nettir.

Geçmişte takılı kalmamak, hayattan ve de maneviyattan kopmamak. 

Yakın/uzak çevreniz başta olmak üzere, topluma, sosyal medyaya bakın, bu anlamda sersefil olmuş örnekleri sürüyle göreceksiniz. İşi gücü bırakıp, mazluma saran başka mazlumları mı ararsınız, bomboş şekilde günün 24 saati, dedikodu, gıybetin dibine vuranları mı ararsınız?

Bu duruma düşenleri anlamakla beraber, nafile ve baştan kaybedilen bir durumun içinde olduklarını anladıklarında korkarım ki iş işten geçmiş olacak.

Hem madden, hem manevi olarak kaybedenlerden olmamak için, sağlam bir psikoloji ve güçlü bir maneviyat gerekiyor.

İnsan, başına gelen belâ ve musibetlere bir Hazreti Ömer (RA) felsefesiyle yaklaşmalı. Bilindiği üzere o, yaşanan kıtlığı kendi günahlarına bağlamış, başını yere koymuş ve “Allah’ım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammedi mahvetme!” demiştir. İşte bu, kâmil mümin tavrıdır. Bir yere bir yıldırım düşse veya bir yeri sel bassa insan, “Acaba benim günahlarım yüzünden mi bu oldu?” demelidir. Evet mümin, maruz kaldığı bütün belâ ve musibetleri kendi günahlarından bilmeli, aynı zamanda bunların kendisi için bir keffâretü’z-zünûb (günahlardan arınma) vesilesi olduğunu düşünmeli.

Ancak buradaki denge ve karamsarlık eşiği çok ama çok önemli. Esasen hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde şeytan başta olmak üzere her türlü fenalığın ve vesvesenin hedefi hâline geliyor. Şayet biz, sahip olduğumuz iman, dava düşüncesi ve ortaya koyduğumuz kıvam ile karşı taraf için endişe verici bir insan hâline gelmişsek, onlar bizim yakamızı hiçbir zaman bırakmazlar.

Peygamber Efendimiz’e (SAV) “Yâ Resûlallâh! Belânın en şiddetlisine maruz kalan insanlar kimlerdir?” diye sorulduğunda. Şöyle cevap vermişti: “Peygamberler, ondan sonra da derecesine göre diğer insanlardır.”

Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, belânın en şiddetlisi, en çetini, en altından kalkılmazı peygamberlere gelir. Ondan sonra da derecesine göre diğer müminlere.

Yani başımıza gelenler ile hatalarımız, kabahatlerimiz arasında her daim bir ilinti kurmak doğru değildir asla ama bunu kendimizden bilerek hareket etmek ise mümince bir tavırdır. Bu tavırdan kastımın asla, sert bir mukabeleyi kast etmediğimi de belirtmek isterim.

Kinin kin, nefretin de nefret doğuracağı herkes tarafından bilinen bir gerçek. Sertliğe sertlikle, şiddete şiddet ve hiddetle mukabele etmek, öyle fasit dairelerin oluşmasına vesile olur ki hiç kimse onun altından kalkamaz. Dolayısıyla müminin sinesi çok engin olmalı, en negatif şeyleri dahi hazmedip sindirebilmeli ve böylece o kötülüğe karşı, kötülük yapanların dahi kurtuluşuna vesile olacak bir mücadele tarzı ortaya koymalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de “Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder.” (Kasas, 54) buyurularak, müminlerin fena muameleler karşısında nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği ifade ediliyor.

Bir başka âyet-i kerimede ise, “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 34) buyruluyor.

“İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır” ifadeleri tam da bunu anlatıyor sanırım. Dolayısıyla bir mümine, münkire marufla karşılık verip “Er kişi” olmak yakışacaktır.

Merhum Aliya’nın enfez bir sözü var: “Affet ama unutma!”

Affedebilmek er kişinin işi, ama unutmak aynı yarayı tekrar almak demektir ki, buna azami dikkat gerekiyor.

Evet, travma yaşamış insan çoğu zaman bedeninden kopar. Onu hissetmez, onunla bağını kaybeder. İyileşme, o bağlantıyı yeniden kurmaktan geçiyor.

Ve İslam’da buna namaz diyoruz.

Namaz, bedenle ruhun birleştiği bir yolculuk. Secde ediyorsunuz; en alçaltan, en teslim olan pozisyon. Başınız kalbin altına geliyor, beyne kan akışı artıyor, yara sakinleşiyor.

Rüku, secde, kıyam; hepsi birer beden hareketi ama aynı zamanda ruhsal bir arınma. Travma yaşamış biri için namaz, mekanik değil bilinçli kılınırsa, en derin terapiye dönüşüyor. Her hareketi hissederek. Her sözcüğü hissederek.

O zaman namaz, sadece bir ibadet değil, bir şifa yolculuğu olacaktır.

Parçalanan zihni birleştirmek

“Allah’ı anmakla kalpler huzur bulur” (Ra’d, 28).

Bu bir vaaz değil, bir gerçek. Travma yaşamış zihin dağınıktır, parçalanmıştır. Geçmişte kaybolur, gelecekten korkar. “Şimdi” kaybolur.

Zikir, o dağınık zihni tek bir noktada toplar. “Allah, Allah, Allah…” Tekrarlı, ritmik. Zihin susturulur değil, dinlendirilir. Ego susturulur değil, aşılır.

“Yaralıyım” dediğinizde kimliğiniz yaraya hapsedilir. “Allahu Ekber” dediğinizde ise yaranın ötesine geçersiniz. Yara hâlâ orada ama artık sizi tanımlamıyor. Siz, o yaradan çok daha büyüksünüz.

Yaralı ruh, kontrol kaybından korkar. Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışır çünkü kontrol kaybı geçmişte tehlike anlamına gelmiştir. Ama bu sürekli kontrol çabası yorar, tüketir.

Dua ise tam tersidir: Teslim olmaktır.

“Ya Rabbi, beni iyileştir. Artık gücüm kalmadı. Bu acıyı taşıyamıyorum. Sana emanet ediyorum kendimi.”

Bu teslimiyette paradoksal bir rahatlama vardır. “Ben yapamıyorum, Sen yardım et” demek, omuzlarınızdaki yükü indirmektir.

Ve belki de en önemlisi: Dua, ümit aşılar. “Hiçbir şey değişmeyecek!” diyen umutsuzluğa karşı “Değişim mümkün, yardım gelecek” der. Ve ümit, iyileşmenin ilk adımıdır.

Dikkat buyurunuz, maneviyatı salt bir “mucizevi çare” olarak sunmuyorum. “Namaz kıl, geçer!” türünden basitleştirmeler hem aldatıcı hem acımasızdır. Travma gerçektir, acı gerçektir, terapiye ihtiyaç gerçektir.

Ama maneviyat, şifa yolunda çok güçlü bir destektir. Çünkü size bir şey verir ki başka hiçbir şey o kadar kolay veremez: Anlam.

Acı anlamsız olduğunda, dayanılmaz olur. Bir adam caddeye çıkar, birisi ona sebepsizce tekme atar, bu çok acı verir. Ama aynı adam ringe çıkar, boksör olarak dövüşür, aynı tekmeyi yer, bu ona farklı gelir. Çünkü bir anlamı vardır.

Acıya bir anlam verildiğinde; “Bu bir imtihan, bir arınma, bir sınanma” denilirse taşınabilir hale gelir. Bu sebeple travma sadece bir yıkım değil, bir dönüşüm fırsatı olarak da görülebilir.

Travmanın en büyük gücü, sessizlikte saklanır. Anlatılmayan travma, ruhun derinliklerinde çürür durur. Her hatırlanışında aynı yoğunlukla, aynı acılıkla yeniden yaşanır.

Ama travma dillendirildiğinde, bir dönüşüm başlar.

Erdal Öz’ün “Yaralısın” romanı tam da bunu yapıyor. 12 Mart döneminin işkencesini anlatırken, sadece tarihsel bir belge değil, her ne kadar mevzuya seküler yaklaşsa da, aynı zamanda bir şifa metni sunuyor aslında. Öz, kendi travmasını dile getirerek hem kendini iyileştiriyor hem de okuruna “sen yalnız değilsin” diyor.

Romanın “sen” diliyle yazılmış olması çok önemli. “Bu benim başıma geldi” demek yerine “bu senin de başına gelebilir, belki gelmiştir” diyor. Ve okuyan kişi, kendi travmasını romanda buluyor. Tanıklanıyor. Görülüyor.

Hikaye anlatmanın iyileştirici gücü burada yatıyor. Yaşadıklarımızı bir hikayeye dönüştürdüğümüzde, kaotik anılar bir düzene oturuyor. Ve anlatı, anlam demektir.

Günlük tutmak mesela ya da şiir yazmak. Hatta mümkünse hikaye… Yazdıklarınızı kimseye göstermemize gerek bile yok. Ama yazmak, dışarı çıkarmak. Kağıda dökülen travma, artık sadece içinizde değildir.

Yalnız iyileşmek çok zordur!

İnsan beyni sosyal bir beyindir. Yalnızlık, ruh için en büyük tehdit.

Ama güvenli bir bağ – bir arkadaş, bir topluluk bu meyanda ruhta derin bir huzur inşa eder. Bu sadece duygusal destek değil, varoluşsal bir ihtiyaç.

Dernekler, kültür merkezleri, cami cemaatleri. Bunlar, aynı acıyı paylaşan insanların bir araya geldiği yerler.

Özellikle diaspora toplulukları, “hiçbir yere ait olmama” hissine karşı bir kalkan oluşturur. “Ne oralıyım artık ne buralı” derken, diaspora der ki: “Sen ikisinin de arasındasın ve bu da bir aidiyettir.”

Shayegan’ın “yaralı bilinç” kavramı burada dönüşüyor işte. Yaralı bilinç, ne eski ne yeni olabilmenin acısıydı. Ama iyileşmiş bilinç, hem eski hem yeni olabilmenin zenginliğidir.

“Ben hem Türküm hem dünyalıyım” demek bir çelişki değil, bir güçtür. Melezlik bir zafiyet değil, zenginliktir. İki kültürü de içselleştiren insan, ikisini de eleştirel gözle görebilir, ikisinden de öğrenebilir.

Çocuklarınız iki dil konuşacak. İki kültürü yaşayacak. İki bayram kutlayacak. Bu bir yoksunluk değil, bir hediyedir.

Şurası bir hakikat ama; en nihayetinde, ne kadar iyi entegrasyon programları olursa olsun, insanlar yaşadıkları topraklardan sürülmeye devam ettikçe yara açılmaya devam edecek.

Dünya var oldukça kötüler de bir şekilde var olacak, dolayısıyla mazlumlar da yaralar da…

Unutmayın, yaranızı açan şartlar ne olursa olsun sizi suçlu yapmaz.  Öte yandan hicret etmek zorunda kaldınız diye minnettar olmanız da gerekmez.

Japon seramik sanatında “kintsugi” diye bir teknik var. Kırık bir kase, altın tozuyla onarılır. Kırıklar gizlenmez, tam tersine vurgulanır, altınla süslenir. Ve kase, kırılmadan öncekinden daha güzel olur.

İşte iyileşme de böyledir. Siz kırıldınız ama altınla onarıyorsunuz kendinizi. Yara izleriniz, zayıflığınız değil, gücünüzün işaretidir.

Çünkü siz, kırılıp da yeniden bir araya gelensiniz.

Eğer yaralıysanız, yalnız değilsiniz. Tarihte milyonlarca insan aynı yarayı taşıdı ve bugün de siz taşıyorsunuz.

Sabırlı olun. Kendinize yumuşak olun. Her küçük adım önemli. Her kötü gün geçici.

Nefes alın. Secde edin. Dua edin. Hikayenizi anlatın. Topluluğunuzu bulun. Ve en önemlisi: Yalnız yürümeyin.

Yaralıydık. İyileşiyoruz. Ve sonunda, yarayı aşacağız.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version